Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesi olan 12 Eylül askeri darbesinin üzerinden yıllar geçti.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin 12 Eylül 1980 günü gerçekleştirdiği askeri müdahale ile Süleyman Demirel'in Başbakan'ı olduğu hükümet görevden alındı, Türkiye Büyük Meclisi hükümsüz kılındı. Dokuz yıl süren bu dönemde partiler geçersiz kılındı, parti liderleri önce gözetim altında tutuldu, ardından yargılandı. 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası tamamen rafa kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir askeri dönem başladı.

İki kutuplu dünyada Soğuk Savaş'ın son yıllarında Orta Doğu ve Asya'da hakimiyetini pekiştirmenin yollarını arayan Amerika Birleşik Devletleri, bir yandan da Sovyetlere karşı bir 'Yeşil Kuşak' projesi yürütüyordu. Afganistan'da Sovyet işgaline karşı savaşan mücahid gerillaları destekliyor; Pakistan ve İran'da dini rejimlerin yerleşmesini istiyordu.

 

 

 

Dünyada bu gelişmelerin yaşandığı sırada Türkiye'de 12 Eylül 1980 tarihinde askeri bir darbe oldu. Türkiye'nin politik, ekonomik ve sosyal manzarasının oldukça sorunlu olduğu darbe öncesi yaşanan gelişmeler adeta darbeye giden yolu adım adım hazırladı. 1974 yılında Anti-Amerikan Ecevit-Erbakan koalisyonunun Kıbrıs'a asker çıkarması, Türkiye'ye ağır ekonomik ambargonun başlatılması ile sonuçlandı. Kıbrıs'ı işgalden kurtaran Türkiye'de paranın değeri aşırı derecede düştü, enflasyon ise yüzde 100'ü geçti. Pek çok zorunlu ihtiyaç maddesi bulunamaz oldu.


 
12 Eylül 1980:Kara Darbe


Türk kuvvetleri 22 Temmuz'da Girne'yi ele geçirdi.

Türk paraşütçüleri Kıbrıs'ın başkenti Lefkoşe'nin Türk kesimine indi.

Türk müdahalesi sonucu Yunanistan'daki cunta idaresi ve Kıbrıs Nikos Sampson Hükumeti de yıkıldı.


Ciddi bir ideolojik kamplaşmaya maruz kalan Türkiye'de 1974 affıyla hapisten çıkan suçlular, terör faaliyetlerine girişti. Bir yandan Türkiye'nin Sovyetlerle entegrasyonunu savunan sol örgütler, beri yanda bunlara geçit vermemek iddiasındaki milliyetçi teşkilatlar silahlı çatışma haline girdi. Üniversiteler, liseler, sendikalar, devlet daireleri, hatta sokaklar, fraksiyonlar arasında bölündü.

Koalisyonlarla idare edilen ülkede siyasi bir kriz doğdu. Görev süresi dolan cumhurbaşkanının yerine yenisi seçilemedi. Seçim turları aylarca sürdü; ancak meclisteki partiler anlaşamadı.


19 Aralık 1979 günü bir sinemanın bombalanması ve biri ağır yedi kişinin yaralanması ile başlayan olaylarda 105 kişi öldü.

28 Mayıs 1980 günü Çorum'da başlayan olaylarda 57 kişi öldü.

Darbeyi hazırlayan gelişmeler

TSK'nın emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği darbenin en önemli gerekçesi "güvenlik" oldu.

TBMM'nin 22 Mart 1980'de ilk turunu yaptığı Cumhurbaşkanlığı seçimini, 114 tur oylama yaptığı halde darbe gününe kadar sonuçlandıramamasının da etkili olduğu süreçte birçok cinayet işlendi.

Gazeteci Abdi İpekçi, Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, DİSK ve Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler, MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak, Eski Başbakan Nihat Erim, Adalet Partisi İstanbul Milletvekili İlhan Egemen Darendelioğlu, CHP İstanbul Milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu, MHP Gaziosmanpaşa İlçe Başkanı Ali Rıza Altınok ile eşi ve kızının öldürülmesi gibi çok sayıdaki siyasi cinayet, darbeci generallerin gerekçeleri olarak tarihe geçti.

6 Eylül'de Konya'da düzenlenen "Kudüs Mitingi" de darbe yönetimi tarafından "şeriatçı girişim" olarak gösterilmişti.

Özellikle 1977'de Taksim'de yüzbinlerce emekçinin katıldığı coşkulu 1 Mayıs kutlamasına The Marmara Oteli'nden sıkılan kurşunlar, 1978 Yılının Aralık ayında Kahramanmaraş'ta ve 1980 yılında Çorum'da gerçekleştirilen katliam günlerce sürmüş ancak olaylara ısrarla müdahale edilmedi.

Maraş katliamı sonrasında verilen Sıkıyönetim kararı katliamın amacına ulaştığının bir kanıtıydı. 26 Aralık'a kadar süren saldırılarda resmi rakamlara göre 105 kişi öldürüldü, yüzlerce kişi yaralandı.

Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren

Dönemin ABD Başkanı Carter


ABD'nin çocukları başardı

 

 

 

Darbenin dış bağlantıları ise yine hazırlık dönemi konusunda net fikir verecektir. Afganistan ve İran'da sorun yaşayan ABD ve NATO'nun Türkiye'yi de kaybetmekten korktuğu ve darbeye her türlü desteği verdiği biliniyor. Dönemin ABD Başkanı Carter'a Ankara'daki Amerikan diplomatik kaynaklarından geçilen "Bizim çocuklar başardı" cümlesi Kenan Evren ve arkadaşlarından böyle bir darbenin dört gözle beklendiğinin bir kanıtı niteliğindeydi.


Türkiye 12 Eylül'e tank sesleriyle uyandı

Askeri darbenin hazırlıkları, Haziran 1980'den itibaren Genelkurmay Karargahı'nda yapılmaya başlandı.

Kod adı "Bayrak Harekatı" olan darbe, ilk olarak bütün ordu komutanlarına gönderilen emirle 11 Temmuz saat 04.00'te hayata geçirilmek istendi ancak 2 Temmuz'da Süleyman Demirel'in başbakanlığındaki hükümetin güvenoyu almasıyla plan ertelendi.


Ordu Genel Kurmay Kenan Evren Başkanlığı'nda yönetime el koydu.
Aynı plan, yine aynı isimle 12 Eylül sabaha karşı uygulamaya konuldu, artık sokaklara palet ve postal sesleri hakimdi.

Emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilen bu darbe, 27 Mayıs 1960 darbesi ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesi olarak tarihteki yerini aldı.

12 Eylül 1980 Cuma günü saat 03.59'da Türkiye radyoları (TRT) İstiklal Marşı'nın çalınmasıyla birlikte yayına geçti. Daha sonra anons yapılmadan Harbiye Marşı çalındı. Marşın bitiminde Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren imzasıyla yayınlanan Milli Güvenlik Konseyi'nin bir numaralı bildirisi okunmaya başlandı. Bu bildiriyi 5 bildiri daha izledi.

Milli Güvenlik Konseyi'nin 1 numaralı bildirisi

Yüce Türk Milleti;

Büyük Atatürk'ün bize emanet ettiği ülkesi ve milletiyle bu bütün olan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, son yıllarda, izlediğiniz gibi dış ve iç düşmanların tahriki ile, varlığına, rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikri ve fiziki haince saldırılar içindedir.

Devlet, başlıca organlarıyla işlemez duruma getirilmiş, anayasal kuruluşlar tezat veya suskunluğa bürünmüş, siyasi partiler kısır çekişmeler ve uzlaşmaz tutumlarıyla devleti kurtaracak birlik ve beraberliği sağlayamamışlar ve lüzumlu tedbirleri almamışlardır. Böylece yıkıcı ve bölücü mihraklar faaliyetlerini alabildiğine arttırmışlar ve vatandaşların can ve mal güvenliği tehlikeye düşürülmüştür.

Atatürkçülük yerine irticai ve diğer sapık ideolojik fikirler üretilerek, sistemli bir şekilde ve haince, ilkokullardan üniversitelere kadar eğitim kuruluşları, idare sistemi, yargı organları, iç güvenlik teşkilatı, işçi kuruluşları, siyasi partiler ve nihayet yurdumuzun en masum köşelerindeki yurttaşlarımız dahi saldırı ve baskı altında tutularak bölünme ve iç harbin eşiğine getirilmişlerdir. Kısaca devlet güçsüz bırakılmış ve acze düşürülmüştür.

 

 

 

Aziz Türk Milleti:

İşte bu ortam içinde Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanunu'nun verdiği Türkiye Cumhuriyeti'ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur.

Girişilen harekatın amacı, ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kaldırmaktır.

Parlamento ve Hükümet feshedilmiştir. Parlamento üyelerinin dokunulmazlığı kaldırılmıştır.

Bütün yurtta sıkıyönetim ilan edilmiştir.

Yurt dışına çıkışlar yasaklanmıştır.

Vatandaşların can ve mal güvenliğini süratle sağlamak bakımından saat 05.00'den itibaren ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı konulmuştur.

Bu kollama ve koruma harekatı hakkında teferruatlı açıklama bugün saat 13.00'deki Türkiye Radyoları ve Televizyonun haber bülteninde tarafımdan yapılacaktır. Vatandaşların sükunet içinde radyo ve televizyonları başında yayınlanacak bildirileri izlemelerini ve bunlara tam uymalarını ve bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri'ne güvenmelerini beklerim.


12 Eylül 1980 darbesini Ankara Radyosu'nda duyuran bir dönemin ünlü TRT Haber Spikeri Mesut Mertcan.


Askeri müdahalenin sonuçları

12 Eylül askeri darbesi ile Süleyman Demirel'in başbakanı olduğu hükümet görevden alındı, TBMM lağvedildi. 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası uygulamadan kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı askeri dönem başladı.

Cuntacılar, 13 generali ülke genelinde ilan ettikleri 13 sıkıyönetim bölgesine komutan olarak atarken Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay dışındaki derneklerin faaliyetleri de durduruldu.


Necmettin Erbakan Uzunada'ya sürgüne gönderildi.

Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit Hamzakoy'a sürgün edildi.

Alparslan Türkeş Uzunada'ya sürgüne gönderdi.


"Şartların olgunlaşmasını bekledik!"

Siyasi partileri de lağveden askeri yönetim, Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit'i Hamzakoy'a, Necmettin Erbakan ile Alparslan Türkeş'i ise Uzunada'ya sürgüne gönderdi. Siyasi yasaklar geldi.

Darbeye liderlik eden 5 generalin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi, bütün yetkileri ele aldı. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu'ya kurdurulan hükümet, 21 Eylül'de göreve başladı.

Günde 15-20 kişinin öldürüldüğü cinayetler, çok sayıda insanın hayatına mal olan katliamlar bıçak gibi kesildi. Evren'in "Şartların olgunlaşmasını bekledik!" sözü tarihe geçti.

TBMM kapatıldı, 1961 Anayasası ortadan kaldırıldı. Ülke 13 sıkıyönetim bölgesine ayrıldı. 13 general sıkıyönetim komutanı olarak atandı. Belediye başkanlıklarına askerler getirildi. Darbenin ardından geçen 3 yıl içinde önemli kanunların tamamına yakını değiştirildi ve askeri yönetimin belirlediği Danışma Meclisi tarafından hazırlanan 1982 Anayasası, yapılan "güdümlü" referandumla yüzde 92'lik "Evet" oyu aldı.


"Asmayalım da besleyelim mi?"

Yönetime el koyan cuntacı askerler, acısı yıllarca sürecek idamların kararını da verdi.

Darbeden sonra ilk idamlar, 9 Ekim 1980 tarihinde gerçekleşti. İlk olarak sol görüşlü Necdet Adalı, ardından ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu idam edildi. Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giyen 17 yaşındaki Erdal Eren, 19 Mart 1980'ta idama mahkum edildi.

Darbeci Kenan Evren'in 17 yaşında astırdığı Erdal Eren için söylediği "Asmayalım da besleyelim mi?" sözü ise yıllarca unutulmadı. Yargıtay tarafından Eren'in idam kararı, iki kere iptal edilmesine rağmen, Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan kararla ve yaşı büyütülerek 13 Aralık 1980'de Ankara Merkez Ulucanlar Cezaevi'nde infaz edildi.


Milyonların hayatı etkilendi

Milyonlarca kişinin hayatını etkileyen kararların altına imza atan askeri yönetim yıllar sürecek travmalara neden oldu. Darbe sürecinde 650 bin kişi gözaltına alındı, açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 binden fazla kişi için de idam cezası istendi. Bunlardan 517 kişiye idam kararı verilirken kararların 50'si uygulandı.

Hapishanelerde işkencelerin yaşandığı dönemde bine yakın film yine sakıncalı bulunduğu için yasaklandı, 4 bine yakın öğretmen, çok sayıda üniversite görevlisinin işine son verildi. Yüzlerce gazeteci için de binlerce yıla varan hapis cezaları istendi.



Halk oylamasında, Kenan Evren cumhurbaşkanı seçilirken askeri yönetim üyelerinin ömür boyu yargılanmasını engelleyen geçici 15. madde, 2010'daki Anayasa değişikliği referandumuna kadar yürürlükte kaldı.


Yargılama yolu yine 12 Eylül'de açıldı

12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra yürürlüğe giren, "Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin yargılanamayacağı"na dair Anayasa'nın geçici 15. maddesi, 12 Eylül 2010'daki referandumun ardından kaldırıldı.

12 Eylül darbesinin sorumluları ile bu kişilerin emir ve talimatlarını uygulayanlar hakkındaki suç duyurularının ardından, darbe döneminin Genelkurmay Başkanı, Yedinci Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Tahsin Şahinkaya 4 Nisan 2012'de, darbeden 32 yıl sonra yargılanmaya başlandı. Yargıtayda temyiz istemi görüşülen dava, iki ismin hayatını kaybetmesinin ardından düştü.

 

1980 Askeri Darbesi: ile ilgili görsel sonucu

 

 

12 Eylül 1980 askeri darbesi sırasında ABD'nin Ankara Büyükelçisi olan James Spain, darbeden birkaç saat sonra ABD'ye gönderdiği diplomatik notta askeri lideri iyi tanıdıklarını ve Türkiye'nin gerek dış politika gerekse de savunma politikalarının değişeceği yönünde endişe yaratacak bir neden olmadığını söylüyor. BBC Türkçe, 2011 yılında Bilgi Edinme Yasası kapsamında yapılan bir başvuru üzerine gizliliği kaldırılan ABD Dışişleri Bakanlığı belgelerine ulaştı. 

BBC Türkçe'nin ulaştığı, arasında 12 Eylül 1980 ile 5 Kasım 1980 tarihleri arasında ABD'nin Ankara, İstanbul ve İzmir'deki diplomatik temsilciliklerinden Washington'daki Dışişleri Bakanlığı ile diğer ülkelerdeki temsilciliklerine gönderilmiş 10 adet yazışma yer alıyor. İlk kez kamuoyuyla paylaşılan bu yazışmalardan biri gizlilik sıralamasında en yüksek ikinci derece olan "Gizli" ibaresini; yedi tanesi üçüncü gizlilik derecesi olan "Özel" ibaresini taşıyor. İki yazışma da kamuya açık bilgiler taşıdığı için "Tasnif Dışı" olarak sınıflandırılıyor.


Yazışmaların ilkinin tarihi 12 Eylül 1980 günü. Darbeden kısa bir süre sonra yazıldığı anlaşılan ve dönemin Ankara Büyükelçisi Spain imzasını taşıyan bu yazışma, "Gizli" ibaresine sahip. Dışişleri Bakanlığı'nın bu belgeyi paylaşmadan önce bazı kısımlarını çıkarttığı görülüyor.

"Ordunun (yönetime) el koymasının ardından ABD-Türkiye ilişkileri" başlıklı yazışmada Spain, darbenin hemen ertesinde şu değerlendirmeleri yapıyor:

"Mevcut askeri liderlerin tamamını iyi tanıyoruz ve özellikle de NATO üyeliği başta olmak üzere Türkiye'nin güvenlik ya da dış politikasında değişim yaşanacağı yönünde bir endişe taşımamıza da gerek yok.

Buradaki esas mesele, bu çıkarları etkin ve hızlı bir şekilde yeniden tesis edilen demokratik ortamda da korumak olacak. Ancak bunun olmayacağına inanmak için de herhangi bir neden bulunmuyor.

Bu ilk günlerde daha da önemli olan ise bizim kamuoyu önündeki tutumumuz. ABD devleti adına konuşan sözcülere, durumu yakından takip ettiklerini söylemelerini ve yorumlarını Türkiye'nin NATO üyeliği gibi dış politika yaklaşımlarında herhangi bir değişim görmeyi beklemedikleri yönündeki ifadelerle sınırlı tutmalarını öneriyoruz."


Büyükelçi Spain'in kaleme aldığı yazışmanın askeri liderlerle ilgili değerlendirmeleri içeren paragrafının başlangıç kısmının ise belgelerin gizliliği kaldırılmadan önce ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından metinden çıkartıldığı görülüyor. 1970'lerin ortasında ABD'nin Ankara Maslahatgüzarlığı görevini yürüten Spain, 1979'un sonunda da büyükelçiliğe atandı. Spain'in görevi 1981 yılının yazında sona erdi. Spain, 1984 yılında 'American Diplomacy in Turkey' (Türkiye'de ABD Diplomasisi) adında Türkiye'de görev yaptığı dönemi anlattığı bir kitap yazdı. Spain'in darbe günü gönderdiği yazıda, Türkiye'de ordunun yönetime el koymasının diğer birçok demokratik ülkenin aksine 'daha köklü ve daha kabul edilir' bir durum olduğu ifade ediliyor. Yazışmada, "Kısacası, bu bir Latin Amerika cunta darbesi değil… El koymayla ilgili yapılan açıklamada da ifade edildiği gibi terör ve kamu düzeni alanında yaşanan son gelişmeler, her ne kadar gönülsüz de olsa Türk ordusu üzerinde harekete geçme baskısı yarattı" ifadeleri kullanılıyor ve şu değerlendirmeler yapılıyor:

"Hükümetlerle değil, devletlerle ilişki kurma temeline dayanan olağan politikamıza uygun olarak, bu durumda (askeri yönetimi) tanıma gibi bir sorunun ortaya çıkmadığını düşünüyorum. Bunun ötesinde, mevcut durumla ilgili ABD'nin iki önemli ulusal çıkarı söz konusu. Bunlardan ilki Türkiye'nin uzun vadede demokratik bir ülke olarak korunması. Diğeri de savunma ve ekonomik işbirliği anlaşmasının uygulanmaya devam etmesi de dahil olmak üzere güvenlik alanındaki ilişkilerimizin sürmesi."


SEİA Nedir?

Spain'in yazışmasında bahsettiği Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması (SEİA), 29 Mart 1980 tarihinde imzalandı. Bu anlaşma ile NATO sorumlulukları kapsamında ABD'ye Türk Silahlı Kuvvetleri'ne (TSK) ait bazı tesislerdeki ortak savunma önlemlerine katılma izni verilirken, ABD de Türkiye'nin kalkınma çalışmalarına "mali ve teknik yardım sağlamak için elinden gelen her türlü çabayı" gösterme taahhüdünde bulunuyor.

ABD Büyükelçisi, gerek Milli Güvenlik Konseyi'nin (MGK) oluşumunu ve yayımladığı bildirileri gerekse de darbenin hukuki temelini inceledikten sonra daha detaylı bir yorum yapabilecek hale geleceklerini belirterek, 12 Eylül 1980 tarihli yazışmada şu ifadelere yer veriyor: "Demokrasinin en hızlı ve mümkün olan en eksiksiz şekilde yeniden tesisinin sağlanması için çalışmalar yürüteceğiz. Ve yeni devlet yöneticilerini gereksiz y re küstürmediğimiz ve aşağılamadığımız sürece bu amacımızı gizlemeye de gerek görmüyoruz. (Örneğin; Demirel, Ecevit, Erbakan ve muhtemelen Türkeş'in gözaltına alınmaları konusunda tutumumuzun ne olması gerektiğine dair tavsiyede bulunmadan önce birkaç gün beklemek istiyorum.)

Dönemin Başbakanı ve Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel, ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi'nin Genel Başkanı Bülent Ecevit ve azınlık hükümetine dışarıdan destek veren Milli Selamet Partisi'nin lideri Necmettin Erbakan, darbe gecesi gözaltına alındı. Demirel ve Ecevit eşleriyle birlikte Hamzaköy'e; Erbakan ise Uzunada'ya götürüldü.

Bu yazışmanın yapıldığı sırada ise azınlık hükümetine dışarıdan destek veren Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) Genel Başkan Alparslan Türkeş ise aranıyordu. Darbe gecesi evinde bulunamadığı için gözaltına alınamayan Türkeş, 14 Eylül Pazar günü Ankara'da teslim oldu ve Uzunada'ya götürüldü.

Spain, yapılan ilk açıklamalarda demokrasiye dönüş vurgusunun yeterince güçlü olmadığını temas kurduğu kişilere aktardığını belirterek, şunları yazıyor:

"Ben halihazırda bir inisiyatif alarak, Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri olan ve aynı zamanda Milli Güvenlik Konseyi toplantılarına da katılan Büyükelçi (İlter) Türkmen'e, şu ana kadar sadece 1 numaralı (MGK) bildirisinde demokratik süreçle ilgili çok genelgeçer bir ifade bulunduğunu ilettim. Türkmen, görüşlerimi hem (Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan) Evren hem de (MGK Genel Sekreteri Haydar) Saltık'a aktaracağını ve aynı zamanda bugün için NATO büyükelçileriyle planlanan toplantıda da demokrasinin yeniden tesisi konusunun üzerinde yoğun şekilde durulacağını söyledi."

Yine aynı yazışmadan, 12 Eylül günü akşamüstü TSİ 15:00'te ordu komutasıyla NATO üyesi ülkelerin büyükelçileri arasında bir toplantının planlandığı da anlaşılıyor.

Spain, anılarını yazdığı "American Diplomacy in Turkey" kitabında da Evren'in aynı gün içerisinde öğlen saat 13:00'te bir kez daha televizyonların karşısına çıktığını ve bu kez demokrasiye dönüş meselesine daha çok vurgu yaptığını belirtiyor. Spain, bunda kendi önerisinin etkili olup olmadığını bilmediğini ancak yine de memnun olduğunu ifade ediyor.

Eski büyükelçi kitabında ayrıca, Türkmen'in de NATO büyükelçileriyle yapılan toplantıda bu konuya ağırlık verdiğinin altını çiziyor.

'Dini görevlerini yerine getiren komutanların laik sisteme inancı ilginç'
ABD'nin diplomatik yazışmalarında, 12 Eylül darbesinin ardından Evren'in açıklamaları, MGK bildirilerini ve ulusal basında yer alan haberlerin yakından takip edildiği ve buradan derlenen bilgilerin, kendi kaynaklarından elde ettikleriyle harmanlanarak not halinde gönderildiği anlaşılıyor.

ABD'nin Ankara Büyükelçiliği, Evren'in 16 Eylül 1980'de düzenlediği basın toplantısındaki açıklamalarının İngilizce tam metnini diplomatik yazışmalar arasında gönderdiği görülüyor. Bu yazışma, gizlilik derecesi "Tasnif Dışı" olan iki belgeden birisi.

Bu basın toplantısından birkaç gün sonra da Ankara'da görevli diplomatlardan Daniel Newberry tarafından kaleme alınan "Türk ordusunun (yönetime) el koyması - Geçmiş ve Beklentiler" başlıklı yazışmayla gelinen duruma dair kapsamlı bir değerlendirme yapıyor.

Newberry'nin 20 maddeden oluşan değerlendirmesinde darbe öncesi Türkiye'deki durum, Evren'in açıklamaları ve MGK bildirilerinin ayrıntıları, ordunun dünya görüşü, dış politikaya yönelik beklentiler, ekonomi politikaları, eğitim reformu, siyasal sistemde beklenen değişiklikler ve demokrasiye geri dönüş konuları ele alınıyor.

Bu yazışmada da ağırlığın Spain'in de darbe sabahı gönderdiği notta vurguladığı üç konu olan ekonomik reform süreci, dış politikada devamlılık ve demokrasiye verildiği görülüyor.

Ordunun darbe planlarının eski Başbakan Nihat Erim ve bundan üç gün sonra da Türkiye'deki sendikal hareketin en önemli isimlerinden Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nun (DİSK) kurucusu Kemal Türkler'in öldürülmelerinin ardından Temmuz ayı ortasında "ciddiye bindiğinin artık daha net bir şekilde" görüldüğü belirtiliyor.

Erim, 19 Temmuz 1980 tarihinde İstanbul'un Dragos semtinde Dev-Sol tarafından düzenlenen bir suikast sonucu yaşamını yitirirken, Türkler de 22 Temmuz 1980'de evinin önünde bir ülkücü tarafından vurularak öldürüldü. Bu iki cinayet, 12 Eylül darbesi öncesindeki en önemli kilometre taşları arasında gösteriliyor.

Newberry de değerlendirmesinde darbenin hayata geçirilmesi kararında bu iki olayın önem taşıdığını belirterek, Evren ve diğer komutanların Türkiye'deki mezhepsel ve ideolojik farklılıkların dış güçler tarafından kullanılmasından kaygı duyduklarını aktarıyor:

"Evren her ne kadar doğrudan Sovyetler Birliği, Afganistan veya İran ile Libya'da İslami uyanıştan bahsetmemiş olsa da, kendisinin ve diğer komutanların dış güçler tarafından yönetilen ya da dışarıdan ilham alan ideolojik grupların, devletin demokratik ve laik temellerini tehlikeli düzeyde zayıflattığına inandığını açık bir şekilde dile getirdi. Bazı askeri liderlerin dini görevlerini yerine getiren kişiler olduğu söylenirken, Kemalizm'in en güçlü ilkelerinden biri olan laik bir siyasal sisteme inançlarının tam olması da ilginç bir nokta."

'ABD çıkarlarıyla ilgili temaslar rahatlatıcı'

Yazışmayı kaleme alan Newberry, Türkiye'yi yakından tanıyan ABD'li diplomatlardan birisi. 1999 yılında yaşamını yitirmesinin ardından Washington Post gazetesi yayımladığı haberde Newberry'den "Türkiye konusunda otorite" olarak bahsediyor.

Newberry, 36 yıl süren diplomasi kariyerinde Türkiye'ye dört defa atandı ve Ankara, Adana ve İstanbul'da görev yaptı. 19 Eylül 1980 tarihli yazışmayı Ankara Büyükelçiliği'nde görevli olduğu sırada kaleme alan Newberry, bundan bir yıl sonra İstanbul Başkonsolosluğu'na atandı ve 1985 yılına kadar bu görevi sürdürdü.

Newberry'nin gönderdiği yazışmada, yeni yönetimde de devamlılığı olacak olan iki konu ekonomik sistem ve dış ilişkiler olarak tanımlanıyor ve askeri liderlerin 1980 yılının başlarında başlatılan ekonomik reform programını sürdürmeye kararlı oldukları vurgulanıyor.

Aynı yazışmada dış politika konusunda ise Newberry, "değişimin az olmasını ya da hiç olmamasını" beklediklerini dile getiriyor ve daha önce Spain'in yazışmasında da adı geçen Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri İlter Türkmen ile temasta olduklarını belirtiyor.

Yazışmada, "Büyükelçi'nin Türkmen ile kurduğu temaslar yapıcı ve ABD'nin çıkarları ile savunma alanındaki karşılıklı olağan işbirliğinin devamına yönelik rahatlatıcı oldu" ifadeleri kullanılıyor.

Ekonomi politikaları alanında ise Evren'in ekonomik reform programının devam edeceğini ve Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'yle (OECD) yapılan anlaşmaların süreceğini taahhüt ettiği ifade ediliyor.ABD Hesap Verilebilirlik Kurumu tarafından 1982 yılında hazırlanan bir raporda, SEİA anlaşmasıyla ABD'nin Türkiye'deki askeri tesislere erişiminin ambargo dönemi öncesindeki düzeylere döndüğü ve bu sayede "askeri tesislere, istihbarat tesislerine ve uzun menzilli bir navigasyon istasyona daha serbest şekilde erişmeye" başladığı belirtildi.

24 Ocak Kararları nedir?

Newberry'nin atıfta bulunduğu ekonomik reformlar, Başbakan Demirel'in talimatıyla dönemin Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal tarafından hazırlanan ve 24 Ocak Kararları olarak bilinen programını ifade ediyor. 24 Ocak Kararları kapsamında yapılan bir dizi yapısal reformla serbest piyasa ekonomisine geçiş süreci başlatıldı. Bu kararlar arasında devletin ekonomi içindeki payının azaltılması, yüzde 32 oranında devalüasyona gidilmesi, günlük döviz kuru uygulamasına geçilmesi, bazı sektörlerde sübvansiyonların kaldırılması ve dış ticaretin serbestleştirilmesi de yer alıyor.

İş dünyası bu kararları Türk ekonomisinin liberalleşmesi yönünde yapılmış çok önemli bir hamle olarak nitelendirmiş ve memnuniyetle karşılamıştı. Ancak özellikle sol kesim, bu kararların işçi sınıfı üzerindeki baskıları artıracağı ve haklarını azaltacağı için karşı çıkmıştı. 12 Eylül darbesini düzenleyenler tarafından hiçbir zaman kabul edilmemiş olsa da bu darbenin yapılmış olma nedenleri arasında iş dünyası ve ABD'nin de desteğiyle 24 Ocak kararlarının uygulanmasının bulunduğunu da öne sürenler bulunuyor.

'Demokrasiye dönüşün hızını belirleyecek iki unsur var'

Newberry tarafından kaleme alınan yazışmada değinilen bir diğer önemli konu da darbenin ardından Türkiye'nin demokrasiye ne zaman geri döneceği konusu. Yazışmaya göre, iktidarın seçilmiş, sivil bir hükümete devredilmesini belirleyecek olan iki unsur bulunuyor:

"1) Terörün kökünü kazıma konusunda sağlanacak ilerleme. (Terör) azalmış durumda ancak bitmiş değil.

"2) Şu ana kadar kendi içinde sert şekilde bölünmüş görünen sivil elitlerin ordu ile ne ölçüde işbirliği yapacağı.

"İktidarın devredilmesiyle ilgili en makul tahmin en az bir yıl. Ancak daha da uzun sürmesi muhtemel."

Newberry, Türkiye'nin "demokratik, laik ve Batı yanlısı bir ülke olarak korunması" amacıyla siyasal sisteminde "kapsamlı değişiklikler yapmayı planladığını" belirtiyor.

Newberry, "Parlamenter sistem korunacak ancak birçok kişi yeni sistemin mimarlarına cumhurbaşkanlığı makamını güçlendirme çağrısı yapıyor. Ülkenin bölünmesine neden olan radikal siyasetçilerin önü kesilecek. Revize edilen sistemde, genel olarak, sınırsız bireysel özgürlükler yerine, devletin bütünlüğü ve devlet kurumlarının işlevselliğine daha fazla önem verilecek" diyor.

'Yeni kabinede muhafazakar olarak bilinen yetenekli isimler var'

Türkiye'de görevli ABD'li diplomatların, 12 Eylül darbesinin ardından gelen tutuklamaları ve yapılan atamaları da yakından takip ettiği görülüyor.

22 Eylül 1980 tarihini taşıyan "Özel" ibareli bir yazışmada, Bülend Ulusu başbakanlığında kurulan yeni kabineye dair değerlendirmeler yer alıyor. ABD'nin Ankara Büyükelçiliği'nde görevli Arnold Schifferdecker imzalı yazışma, "Türkiye'nin yeni kabinesi" başlığını taşıyor.

Kabinedeki isimlerin seçiminde "deneyimin" önemli bir kıstas olarak göründüğünün belirtildiği yazışmada, "Yeni kabine, genel olarak muhafazakar olarak bilinen ve Türk halkının aşina olduğu bir grup yetenekli isimden oluşuyor. Az sayıda bilinmeyen isim var ve aralarında tartışmalı isim de bulunmuyor" deniliyor.

Yazışmada, kabinede ekonomi, dışişleri ve savunma bakanlıklarına yapılan atamaların, askeri yönetimin ekonomi ve dış politikada mevcut politikaları sürdüreceğinin bir teyidi olarak yorumlanıyor.

Başbakan Yardımcılığı görevine getirilen Özal'ın 24 Ocak Kararları ile başlayan ekonomik reform sürecinde "yetkili kişi" haline geldiği ifade edilirken, Dışişleri Bakanlığı'na getirilen Türkmen ve Savunma Bakanlığı'na atanan Haluk Bayülken de "yüzü güçlü şekilde Batı'ya dönük isimler" olarak tanımlanıyor.

Schifferdecker, kabineyle ilgili şu değerlendirmeleri yapıyor:

"İki başbakan yardımcısı, üç devlet bakanı ve 21 bakan ile Ulusu'nun kabinesinin büyüklüğü de Demirel'inkine yakın. Ancak, bu iki kabine arasında bazı ciddi farklılıklar bulunuyor. "Kabineyi oluşturan adamlar -hiç kadın yok- yetenekli, tartışma yaratmayacak ve kendilerine teslim edilen konularda deneyimli isimler olarak biliniyor. "Olağan bir kabineye kıyasla çok daha fazlası bir ya da birden fazla yabancı dil biliyor ve hem mevcut hem de eski büyükelçilik çalışanları birçoğunu yakından tanıyor."

'Kaç milletvekilinin gözaltına alındığına dair güvenilir bilgi yok'

Darbeden bir hafta sonra, 19 Eylül 1980 tarihinde Ankara Büyükelçiliği'nden "Özel" ibaresiyle gönderilen bir yazıda, gözaltına alınan eski milletvekillerinin listesi yer alıyor.

Thomas Martin imzalı yazışmada, Genelkurmay tarafından yapılan açıklamaya göre, 50 milletvekilinin gözaltına alındığı belirtiliyor. Bu kişilerin 25'inin CHP, 11'inin MHP, 7'sinin AP, 5'inin MSP ve 2'sinin bağımsız milletvekili olduğu ve aralarında iki de senatörün bulunduğu ifade ediliyor.

Yazışmada gözaltına alınan CHP'li vekillerin "birçoğu (CHP içindeki sol kanadın önemli temsilcilerinden İzmir Milletvekili) Süleyman Genç ve benzer şekilde DİSK gibi radikal sol örgütler ile solcu terör örgütleriyle bağlantısı bulunan solcu isimler" olduğu öne sürülüyor.

Tutuklanan AP'li vekillerin çoğunun ise Kürt bölgelerinden seçilenler olduğu vurgulanıyor ve şu ifadelere yer veriliyor:

"Ordu, bu açıklamayı muhtemelen çok daha fazla sayıda insanın tutuklandığı yönündeki söylentilerin giderilmesi için yapmak durumunda kaldı. Şu ana kadar kaç kişinin yargılandığı ya da yargılanacağına dair güvenilir bir bilgi bulunmuyor.

"Bazı Büyükelçilik kaynakları, gözaltına alınan 50 civarındaki kişinin son olmayabileceğini söylüyor. CHP'nin bazı diğer milletvekilleri içinde yakalama kararı çıkartıldığı yönünde duyumlar aldık."

 

 

 

Duyulduğu zaman birçok kişinin boğazının düğümlenmesine neden olan 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi! Kimilerine göre dönemin gençliğini alıp götüren ve düşünemeyen bir toplumun yaratılmasına neden olan ‘postallı’ müdahalesi. Kimilerine göreyse mermi kovanları içinde misket oynayan çocukların kurtuluşu.



Tarih 12 Eylül 1980 Cuma saat 03.00. Radyolardan ve dönemin tek kanalı TRT’den yükselen sesler, Türkiye’nin içinde bulunduğu hali ve geleceğini değiştirmiştir. Bunlar, ‘Bayrak Harekatı’nın başlangıç sesleri olmuştur. Sabahında ise birçok şey, artık eskisi gibi olmayacaktır ve olmamıştır. Bilançosu fazlasıyla ağır olan 12 Eylül Darbesi’nin yapılma amaçları; siyasi iktidarsızlık, ekonomik sebepler ve aşırı sağ-sol çatışmaları ile oluşan kaos ortamı olarak sıralanmıştır. Buna ek olarak bazıları, olayda ABD’nin parmağı olduğunu da savunmuştur. Hatta bu görüş, “ordu ile ABD işbirliği” olarak tanımlanmıştır.

1980 Darbesi öncesi Türkiye ortamı, ihtilalin yapılma nedenleri, adım adım gelişimi ve sonrasında yaşananları bu yazıda bir araya getirmeye çalışacağım.

Navigasyon
12 Eylül 1980 Askeri Darbesinin Nedenleri ve Öncesinde Türkiye Ortamı
12 Eylül 1980 Askeri Darbesinin Nedenleri ve Öncesinde Türkiye Ortamı
Bayrak Harekatı‘nın öncesinden bahsederken, 1978 yılına kadar geri gitmek gerekmektedir. Çünkü bu dönemdeki seçimler ile üçüncü kez kurulan Ecevit hükümeti, ardından Türkiye’de yaşanan olaylarla hükümetin kontrolü kaybetmesi, terörün hız kazanması, yoksulluk gibi sorunlar had safhaya ulaşmıştır. Sağ ve sol tarafların, savundukları ideoloji çerçevesinde sokak ortalarında, okul bahçelerinde ve evlerinin önünde birbirlerini öldürdükleri bir ortam doğmuştur. Kimi faili meçhul kimi ise alenen işlenen suikastlara, her gün bir yenisi eklenmiştir.

12 Eylül öncesini, o dönemin 10-12 yaşındaki çocuklarından dinlediğimiz zaman, belki durumu çok daha iyi anlayabiliriz. Yaşadıkları korkunun zamanla kaybolup, okul bahçesinde ağabeylerin-ablaların birbirlerine silah çekişini ve vurulma görüntülerini normal karşılamaya başladıkları bir dönemi ele alıyoruz. Düşüncelerinin ise şu şekilde geliştiğinden bahsediyoruz; “o yaşa geldiğimizde biz de ölecek veya öldüreceğiz!”

O dönemin bir sıkıyönetim gerektirdiği; ama uygulanma şeklinin yanlış olduğu görüşlerinin bugün hakim olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü tarihimizde kara bir leke olduğu ve ülkemizin gelişmek yerine geriye gittiği bir gerçektir. Hatta o tarihlerden sonra özgür ve demokratik bir toplumun aksine, görüşlerini paylaşmaktan korkan, düşüncelerini medeni bir şekilde dile getiremeyen apolitik bir gelecek ortaya çıkmıştır. Ama o yıllarda tarafsız olan ve sadece çocuğunun okula gidip gelişini dualarla bekleyen aileler için olması gereken bir hamleydi.

1980 Darbesi Öncesinde Türkiye’deki Siyasi Ortam
1980 Darbesi Öncesinde Türkiye'deki Siyasi Ortam
1980 öncesinde siyasi ortam için ‘Çarşamba Çanağı’ benzetmesi yapılabilir. Darbenin gerekçeleri arasında bulunan siyasi iktidarsızlık had safhaya ulaşmıştır. Yaygınlaşan siyasi cinayetler, 6 Eylül gününde Konya’da Necmettin Erbakan önderliğinde yapılan şeriat amaçlı bir kalkışma olarak tanımlanan Kudüs Mitingi, darbenin pimini çeken son hamle olmuştur. Konya mitingi olarak da bilinen bu kalkışmada, İstiklal Marşı sırasında yerlere oturulmuş ve marş yuhalanmıştır. Sürekli şeriat çağrısı yapılan miting, devleti protesto etmeye dönüşmüştür.

12 Eylül İhtilali öncesi siyasi iktidarsızlık konusunda daha eski tarihlere bakacak olursak, 1973 genel seçimlerine kadar gitmek gerekmektedir. Bu seçimlerde tek başına bir parti iktidar olmamış ve uzlaşma ile Bülent Ecevit başbakanlığında 39. Hükümet kurulmaya çalışılmıştır. Ardından CHP ile MSP (Milli Selamet Partisi) arasındaki anlaşmazlıklar sonucunda Bülent Ecevit, 1974 yılının Eylül ayında görevinden istifa etmiştir. Böylece 200 günü aşan belirsizliğin yaşanacağı erken seçim kararı alınmıştır. Belirsizlik nedeniyle hükümet, 1977 genel seçimlerine kadar sürmüştür.

CHP - MSP Koalisyonu
CHP – MSP Koalisyonu
1977 Türkiye genel seçimlerinde de tek başına bir hükümet çıkmamıştır ve “Çankaya Hükümeti” kurulmuştur. Bu hükümet, Ecevit başbakanlığında devam etmiştir ve sadece 21 Haziran’dan 21 Temmuz’a kadar göre yapmıştır. Ardından TBMM’de güvenoyu alamayan Ecevit istifa etmiştir. 41. Hükümet, İkinci Milliyetçi Cephe olarak bilinen Süleyman Demirel başbakanlığında ‘geçici hükümet’ olarak 21 Temmuz 1977 – 5 Ocak 1978 tarihleri arasında görev yapmıştır.

Demirel başbakanlığındaki geçici hükümet sırasında, 22 Aralık 1977 tarihinde Bülent Ecevit, İstanbul Florya’daki Güneş Motel‘de, 11’ler olarak anılacak grubu toplamıştır. Bu grupta, Adalet Partisi’nden ayrılan bağımsız milletvekillerinden; Enver Akova, Ali Rıza Septioğlu, Mustafa Kılıç, Şerafettin Elçi, Mete Tan, Tuncay Mataracı, Güneş Öngüt, Orhan Alp, Ahmet Karaaslan, Hilmi İşgüzar ve Oğuz Atalay yer almıştır.

Ecevit, Güneş Motel’de bu 11 isim ile görüşmüş ve yeni kurulacak hükümette bakanlık koltuğu sözü vererek, Demirel hükümeti aleyhindeki gensoruyu desteklemeleri için anlaşmıştır. Bu şekilde 31 Aralık tarihinde II. Milliyetçi Cephe düşürülmüştür. 5 Ocak 1978 tarihinde ise Ecevit, 229 güvenoyu ile üçüncü hükümetini kurmuştur. Güneş Motel’deki anlaşma dahilinde 10 kişiye bakanlık koltuğu verilmiştir. Oğuz Atalay ise bu koltuğu istemeyen isim olmuştur.

Bülent Ecevit Süleyman Demirel Görüşmesi
Adalet Partisi, bu şekilde kurulan üçüncü Ecevit hükümeti için “bir oya, bir bakanlık” sözlerini kullanmış ve “Motel Hükümeti” yakıştırması yapılmıştır. Demirel ise hükümeti, gayrimeşru olarak tanımlamış ve Ecevit’e başbakan demek yerine “hükümetin başı” demiştir. Üçüncü Ecevit hükümeti, 5 Ocak 1978 – 12 Kasım 1979 tarihleri arasında görev yapmıştır.

14 Ekim 1979 tarihinde yapılan seçimlerde ise Adalet Partisi, ikinci parti olarak çıkmıştır. Ama Bülent Ecevit istifa etmiş ve Süleyman Demirel’e hükümeti kurma yetkisi verilmiştir. 12 Eylül Darbesi’nden önce millet iradesi ile kurulan son hükümet, bu şekilde kurulmuştur. 43. Hükümet, 12 Kasım 1979 – 12 Eylül 1980 tarihleri arasında görev yapmıştır.

Demirel kurduğu bu hükümette, “Yüz Gün Planı”nı açıklamış ve anarşi, enflasyon gibi temel sorunların 100 gün içerisinde çözüleceğini iddia etmiştir. Doğal olarak bu planın hangi tarihten itibaren sayılacağı konusunda büyük tartışmalar yaşanmıştır.

Bu karmaşa içerisinde tarihler 27 Aralık 1979’u gösterdiğinde dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e, ülkedeki iç karışıklıklarla ilgili bir uyarı mektubu gönderilmiştir. Bu mektup; Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülent Ulusu, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun imzalarını taşımaktadır. Mektupta kullanılan ifadeler ise şu şekildedir;

TSK Uyarı Mektubu
Bu siyasi belirsizlik ortamında ekonomik istikrarsızlık, üretimin azalması ve karaborsanın oluşumu gibi olumsuzlukların ortadan kaldırılabilmesi için kamu harcamaları sınırlandırılmıştır. Ücretler düşürülmüştür. Serbest döviz kuru gibi önlemlerin alınması kararlaştırılmıştır. Süleyman Demirel, Turgut Özal‘ı bu aşamada başbakanlık müsteşarlığına atamıştır ve IMF ile bir anlaşma imzalanmıştır.

Hala hükümetin kurulması ile ilgili anlaşmazlıklar devam ederken, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün görev süresi dolmuştur. Buna karşın meclisin en büyük iki partisinin liderleri olan Ecevit ve Demirel, herhangi bir cumhurbaşkanı adayı belirlememiştir. Son anda belirlenen adaylar ise seçimlerden yeterli oyu alamamıştır. Defalarca oylama yapılmasına rağmen cumhurbaşkanı bir türlü seçilememiştir. Bu durum ise askeriyenin ülke yönetimine müdahalesi için uygun zemini hazırlamıştır.

Konya (Kudüs) Mitingi
Konya (Kudüs) Mitingi
Tarihler 17 Haziran’ı gösterdiğinde, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, kuvvet komutanları ve Genelkurmay II. Başkanı Necdet Öztorun ile bir araya gelmiştir. Bu toplantıda, kod adı Bayrak Harekatı olan bir darbenin, 11 Temmuz 1980 tarihinde gerçekleştirilmesini bildirmiştir. Buna karşın 2 Temmuz tarihinde Süleyman Demirel’in hükümeti güvenoyu aldığı için darbe ertelenmiştir. Ardından 28 – 31 Ağustos tarihleri geldiğinde, “5 Eylül 1980’den itibaren her an hazır olunması” notunun bulunduğu emirler, özel kuryelerce komutanlara teslim edilmiştir.

Bayrak Harekatı’nın emirleri komutanlara teslim edildikten sonra gerçekleşen Konya Mitingi ve şeriat çağrıları, 12 Eylül tarihli darbenin başlangıcı olmuştur.

Sağ – Sol Çatışmaları
Sağ – Sol Çatışmaları
Kökeni kimilerine göre 1940’lı, kimilerine göre 1950’li yıllara dayanan, ‘kardeş kavgası’ olarak da nitelendirilen sağ – sol çatışmaları, 80 darbesinin nedenlerinden birisidir. Her gün ölüm haberleri gelirken, aileler çocuklarının eve sağ salim gelip gelmeyeceğinin endişesini yaşıyordu. Dönemin küçücük çocukları sağ – sol nedir bilmezken, okul bahçesinde birbirine silah çeken büyüklerini korkulu gözlerle izliyordu. Ama bir süre sonra bu tabloya alışmışlardı ve “nasılsa biz de büyüyünce ya öleceğiz ya da öldüreceğiz,” diyorlardı.

12 Eylül ihtilali öncesinde 70’li yıllarda oluşan çatışma ortamının nedeni, solun güçlenmesine karşı sağ partilerin örgütlenmesi olarak gösteriliyor. Solun yükselişe geçmesinin nedeni ise 1974 yılında gerçekleşen Kıbrıs Barış Harekatı’nın, Bülent Ecevit önderliğinde kazanılmasıydı.

Yunanistan’da darbe ile devrilen hükümetin yerine cuntacılar gelmişti. Bu cuntacıların, Türk nüfusunun fazla olduğu Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Yunanistan’a dahil etme arzusu, Kıbrıs Barış Harekatı’nın nedeniydi. Türklere uygulanan baskı ve yapılan zulüm, dünyanın engellerine karşı savaşı beraberinde getirdi. Ecevit’in kararlı bir şekilde savaşa devam etmesi ve Türklerin sonunda kazanması, solun güçlenmesini sağladı. % 33’lük oy oranı ile başta olan Ecevit’i, bu zafer daha da öne taşıdı.

Kıbrıs Barış Harekatı'ndan Bir Görüntü
Kıbrıs Barış Harekatı’ndan Bir Görüntü
Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle batılı güçleri karşısına alan Ecevit’i devirmek, imkansız olarak görülüyordu. Bu nedenle Milliyetçi Cephe, meclisin sağ partileri birleşerek ittifak kurdu. Daha sonra ise merkez sağ olan Adalet Partisi, dinci Milli Selamet Partisi, milis güçleriyle öne çıkan Milliyetçi Hareket Partisi ve toplumsal düzenci Güven Partisi olarak bir koalisyona dönüştü.

Oluşturulan bu koalisyon, solu devirmekte başarılı oldu; ama ülkenin genel gidişatı ve ekonomisi mahvoldu. Sağ görüşlü militanlar ve sol hareketi engelleyen silahlı kontr-gerillalar ortaya çıktı. Bu oluşum, solun gücünü kırarken, ülkede iç savaşın çıkmasına neden oldu. Kardeş kavgası olarak adlandırılan bu iç savaşın bir tarafı, derin devlet ve milliyetçi partilerden oluşurken; diğer tarafı, işçi sendikaları ve CHP etrafında toplanan sol hareketlerden meydana geliyordu.

Derin devlet oluşumu, sayısız öğrenci hareketi ve toplum olayı olarak ortaya çıktı. Faili meçhul saldırılar, gün geçtikçe artmaya başladı. Buna ek olarak halkın temel ihtiyaçlarını karşılaması, zor bir hal almış ve köyden kente düzensiz göçler yapılıyordu. Ama kentlerde de temel ihtiyaçlar karşılanamıyordu. Ekonominin bu halde olması, erken seçimi beraberinde getirdi.

1 Mayıs 1977'den Bir Görüntü
1 Mayıs 1977’den Bir Görüntü
1 Mayıs 1977 tarihinde Milliyetçi Cephe’ye karşı işçi sendikaları Taksim’e yürüme kararı aldı. Ama burada oluşan kabalık, yaşanacak vahşetten bihaberdi. Kalabalığın üzerine farklı birkaç noktadan ateş açıldı ve katliama dönüştü. Açıklanan rakamlar, 34 ölü ve yüzlerce yaralıya işaret ediyordu. Bu saldırı, solun gruplar halinde birbirinden uzaklaşmasına neden oldu.

Bu sırada erken seçim yapıldı ve sonucunda CHP birinci geldi. Ama tek başına hükümet kurma konusunda başarılı olamadı. İkinci parti Adalet Partisi ise Milliyetçi Cephe’yi yeniden kurdu. Üçüncü cephe savaşı böylece yeniden açıldı. Bu sırada sağ ve sol çatışmaları, sokakları böldü ve görünüşe göre önyargılar oluşmaya başladı. Bu sırada ortaya çıkan Ümraniye ve Fatsa’daki sol girişimler bastırıldı. Daha sonrasında Ecevit, Adalet Partisi’nden ayrılan vekilleri ayartarak, hükümeti kurmaya başardı.

Ülkede sağ – sol çatışmaları gölgesinde, ahlak ve düzen kalmadı. Gencecik insanlar, inandıkları ideolojiler çerçevesinde göz kırpmadan ölüyor ve öldürülüyordu. Sokaklar, mahalleler, okullar, çarşılar ve pazarlar, sağ – sol kontrolüne giriyordu. Siyasi makamlar sürekli el değiştiriyor, taraflara göre hareket ediliyordu. En kanlı yıl ise 1978 yılı oldu. Buna ek olarak hem sola hem de sağa, bombalı postalar yollanıyor; aralarındaki çatışma daha da alevlendiriliyordu. Bu nedenle de dış güçlerin, özellikle ABD’nin ülkeyi karıştırma amacı ve darbe konusunda parmağı olduğu tahmin ediliyordu.

ABD’li diplomat Paul Henze’nin “Our Boys Have Done It” (bizim çocuklar işi başardı) notuyla dönemin başkanı Jimmy Carter’e darbeyi haber verdiği haberleri ortaya atıldı. Daha sonraları Henze “bunu ben söylemedim, Mehmet Ali Birand uydurdu,” şeklinde bir açıklama yaptı. Ardından Birand, görüşmelerin kayıtlarını yayınladı. Böylece 12 Eylül ile ABD arasındaki bağlantıyı kanıtlayan sözler ortaya çıkmış oldu.

1980 Darbesi Öncesinde Türkiye’deki Ekonomik Ortam
1980 Darbesi Öncesinde Türkiye'deki Ekonomik Ortam
12 Eylül öncesinde, 1978 – 1979 yıllarında Türkiye ekonomik anlamda batık bir haldeydi. Döviz yokluğu, petrol sıkıntısı ve temel gıda maddelerinin karaborsaya düşmesi, halkı gün geçtikçe olumsuz etkiliyordu. Temel ihtiyaçlarını almak isteyen insanların oluşturduğu kuyruklar, metrelerce uzuyordu. Ortadoğu savaşından sonraki petrol ambargosu ve OPEC’in petrol fiyatlarını arttırması, petrol ithal eden ülkeleri kötü etkiledi. Türkiye de bu ülkelerden birisiydi ve maliyet artışıyla birlikte ithal edilen malların fiyatlarında ciddi artışlar gözlendi. Bu konu ise beraberinde enflasyon problemlerini getirdi.

12 Eylül öncesi ekonomik durumdan bahsetmek için Kıbrıs Barış Harekatı döneminden itibaren ele almak gerekiyor. O dönem sonrasında meydana gelen maliyet artışları, uygulanan ambargolar ve petrol krizi, Türkiye ekonomisini batma noktasına getiren en önemli etkenlerdir. Ülkede tüketim olmasına rağmen üretim yoktur. Bu durum karaborsayı oluşturmuş, yağ, tüp ve ekmek gibi temel ihtiyaçlar için kuyruklar oluşmaya başlamıştır. Bu dönemde Süleyman Demirel’in “70 cente muhtaç olduk” demesi unutulmazlardan birisidir.

24 Ocak 1980 kararları ile başka bir ekonomik dönüşümü beraberinde getirmiştir. Planlı ve müdahaleci politika yerine Neo-Liberal ve serbest piyasa dönemi başlamıştır. Bu dönemde Türkiye kapılarını dışa açmıştır. 24 Ocak Kararları olarak anılan bu dönüşüm kısaca şu şekilde özetlenebilir:

1980 Darbesi Öncesinde Türkiye'deki Ekonomik Ortam
Karne ile Ekmek Almış İnsanlar
– 1979 yılında ödenmeyen dış borçlar ertelenmiş ve ekonominin kredibilitesi son noktaya ulaşmıştır.
– Dış borç servis yükü % 45,6’ya kadar yükselmiştir.
– İhracat reel olarak % 20 gerilemiştir.
– Reel ithalat 1978 – 1979 yıllarında sırasıyla % 35,2 – % 13,2 azalmıştır.
– Ekonominin ara ve yatırım malları açısından dışa bağımlı olması nedeniyle Gayri Safi Milli Hasıla, 1979 yılında reel olarak azalma göstermiştir.
– Üretimdeki aksama, atıl kapasite oranını arttırmıştır. Maliyetler yükselmiş, mal ve hizmet arzı azalmıştır.
– Üretimin azalmasına ve maliyetlerin yükselmesine rağmen, toplam harcamalar azalmamıştır. Bu nedenle de enflasyon hızla yükselmiş ve 1979 yılında % 63,9’a ulaşmıştır.
– Tarım üretimi, ithal girdilerin azalmasıyla birlikte tehdit altına girmiştir.
– Sanayi sektörünün Gayri Safi Milli Hasıla içindeki payı, 1978 yılında % 24,1 iken, 1979 yılında % 22,9’a düşmüştür.
– Son olarak ihracatın, ithalatı karşılama oranı % 45’e inmiştir.

1980 Darbesi Öncesinde İşlenen Suikastlar ve Katliamlar
1980 Darbesi Öncesinde İşlenen Suikastlar ve Katliamlar
12 Eylül 1980 Darbesi’nin habercisi, 1977 yılı olmuştur. Çünkü o tarihten süre gelen olaylar, sıkıyönetimi beraberinde getirmeye yetip artmıştır. 1 Mayıs olaylarında ölen 33 kişi, suikastlar, etnik çatışmalar, Maraş Katliamı, sağ-sol ideolojik çatışmaları, istikrarsız ekonomi, artan borç yükü, faili meçhuller, kısa süreli koalisyon hükümetleri, askeri darbe için gerekli zemini oluşturmuştur.

Darbe öncesinde işlenen suikastları tarih sırasıyla sizlerle paylaşmak istiyorum:

1 Şubat 1979 tarihinde; Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, İstanbul Maçka’da bulunan evinin yakınlarında arabasında Mehmet Ali Ağca tarafından öldürülmüştür. Ağca verdiği ifadede 5-6 el ateş ettiğini söylemiştir. Olay yerinde ise 9 mermi ele geçirilmiştir. Bu bulgular, yalnız olmadığı ihtimalini güçlendirmiştir. Ardından Oral Çelik ve Mehmet Şener’in suikastı planladığı, Ağca’yı ise tetikçi olarak aralarına aldıkları ortaya çıkmıştır.

10 Eylül 1979 tarihinde; Türkiye İşçi Partisi Adana Eski İl Başkanı Ceyhun Can yazıhanesinde öldürülmüştür. Can’ın Maraş Katliamı davasının müdahil avukatlarından olduğu bilinmektedir.

19 Eylül 1979 tarihinde; Malatya Ülkü Ocakları Eski Başkanı Mürsel Karataş, İstanbul Sultanahmet’te öldürülmüştür.

3 Aralık 1979 tarihinde; Fedai Dergisi sahibi MHP’li yazar Kemal Fedai Çoşkuner, İzmir Agora’da alışveriş yaptığı pazar yerinden dönerken kurşunlanarak öldürülmüştür.

7 Aralık 1979 tarihinde; İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Cavit Orhan Tütengil, evinden üniversiteye giderken uğradığı silahlı saldırıda ölmüştür.

11 Nisan 1980 tarihinde; TRT İstanbul Radyosu prodüktörlerinden Ümit Kaftancıoğlu evinin önünde silahlı saldırıya uğrayarak ölmüştür.

27 Mayıs 1980 tarihinde; MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak, eşiyle gittiği bir ziyaretten dönüp arabadan eşyalarını indirdiği sırada, Devrimci Sol militanların açtığı çapraz ateşte ölmüştür.

24 Haziran 1980 tarihinde; MHP Gaziosmanpaşa İlçe Başkanı Ali Rıza Altıok, evinde kızıyla birlikte öldürülmüştür.

15 Temmuz 1980 tarihinde; CHP İstanbul Milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu, İstanbul Şişli’deki iş yerinde öldürülmüştür.

19 Temmuz 1980 tarihinde; Eski Başbakan Nihat Erim, İstanbul Dragos’taki evinin yakınlarında, Mahir Çayan ve arkadaşlarının intikamını almak isteyn Dev-Sol militanları tarafından suikasta uğramıştır.

22 Temmuz 1980 tarihinde; Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler, İstanbul Merter’de silahlı saldırı sonucu öldürülmüştür.

1980 Darbesi Öncesinde İşlenen Suikastlar ve Katliamlar
Elbette bunlar bilinen suikastlar; ama daha bilinmeyen birçok cinayetin işlendiği yadsımaz gerçektir. 80 darbesinin önemli nedenleri arasında bu suikastlar da yer almaktadır. Bu suikastlar dışında Malatya, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas Olayları ve 16 Mart katliamı gibi darbeyi tetikleyici birçok etken bulunmaktadır. Bu olaylar kısaca şu şekilde özetlenebilir: