Prof Dr Mustafa Ağırman: Kıblenin Mescid-i Aksa'dan Kâbe'ye Dönüşü

Medine’de yapılan mescidin kıblesi Mescid-i Aksa idi. Müslümanlar Hicret’ten önce ve Hicret’ten sonra namaz kılarken Kudüs’e yönelirlerdi.

O zaman Müslüman, Yahudi ve Hıristiyanların kıble bakımından ittifakları vardı. Müslümanların namazda Kudüs’e doğru yönelmeleri Yahudilerin ileri geri konuşmalarına sebep oluyordu. “Mademki Müslümanlar namaz kılarken bizim kıblemize dönüyorlar, demek ki kıblemiz haktır, kıblemiz hak olunca dinimiz de haktır. Öyleyse dinimize neden dönmüyorlar?” diye dedikodu çıkarıyorlardı.

Hz. Peygamber bu konuşmaları duyup üzülüyor ve Kâbe’ye doğru dönülmesini arzu ediyordu.  İbn Sa’d bu hususta İbn Abbas’tan gelen şöyle bir rivayeti nakleder:

“Hz. Peygamber Medine’ye hicret edince on altı ay Kudüs’e doğru namaz kıldı. Fakat Kâbe’nin kıble olmasını çok arzu ediyordu. Cebrail (a.s.)’e şöyle dedi:

-Ya Cebrail, istiyor ve arzu ediyorum ki Allah benim yüzümü Yahudilerin kıblesinden çevirsin.

Hz. Peygamber’in bu arzusuna Cebrail (a.s.) şöyle cevap verdi:

-Ben sadece bir kulum. Sen Rabbine dua et ve ondan iste.

Rasûlullah (sav) da yine Kudüs’e doğru namaza durdu Ve başını semaya kaldırdı. Namazı henüz bitirmemişti ki şu ayet-i kerime nazil oldu:

“(Ey Rasulüm, vahyin gelmesi için) yüzünün göğe doğru aranıp durduğunu görüyoruz. Bunun için seni razı olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram’a [Kâbe’ye] doğru çevir. Ne şekilde olursanız yine yüzlerinizi Kâbe tarafına döndürünüz.” (Bakara, 144)

Bu ayet gelir gelmez Peygamberimiz namazın içinde olduğu halde yüzünü Kâbe’ye doğru çevirdi.

Bu konudaki rivayetlerin en sağlamı, bu hadisenin Selemeoğulları mahallesinde cereyan ettiğini bildiren rivayettir. Bu rivayete göre Hz. Peygamber Selemeoğullarını ziyarete gelmişti. Onlar Hz. Peygamber için yiyecek bir şeyler hazırlamışlardı. Bu arada öğle namazının vakti girmişti. Cemaatle namaza duruldu. Farz namazın iki rekâtı kılındıktan sonra mezkûr ayet-i kerime geldi. Bunun üzerine Rasulullah (sav) yüzünü Kudüs’ten Kâbe’ye doğru çevirdi. Cemaat de safları ile beraber döndüler. Erkekler kadınların, kadınlar da erkeklerin yerine geldiler. Böylece namazın geri kalan rekâtları yeni kıbleye doğru kılınmış oldu.

Bu hadisenin cereyan ettiği yerde bugün bir mescid vardır. Buraya el-Mescidü’l-Kıbleteyn (iki kıbleli mescid) denilmektedir.

Kıblenin değişmesi ile ilgili ayet geldikten sonra mescidde [Mescid-i Nebevi] bazı değişiklikler yapıldı. Kıble tarafına konulan ve mihrabı gösteren taş yerinden alınıp Mekke tarafındaki kapının yerine konuldu. Güneyde bulunan kapı da kuzey tarafına nakledildi.

Mescidin yeni kıble istikametini tayin ve tespit işinde Cebrail (a.s.) de bulundu.

Kıblenin değişmesi, muhacirlerin günde beş vakit namaz kılarken eski vatanlarını hatırlamalarına sebep oldu. Kalplerinde kendilerini vatanlarından çıkaranlara karşı üstün gelme arzusu uyandı.  Diğer taraftan ehl-i kitap ile Müslümanlar arasındaki kıble ittifakı bozulmuş oldu.

Kıblenin Mescid-i Aksa'dan Kâbe'ye Dönüşü ile ilgili görsel sonucu

NURETTİN YILDIZ: KIBLE NEDEN DEĞİŞTİ

Kıble Neden Değişti? 

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, kendisinden önce on binlercesinin gönderildiği peygamberler zincirinin son halkasıdır. Gönderilen bütün peygamberlerin gönderiliş maksadı ve çalışma alanları aynıdır. Hepsinin ortak hedefi tevhid ilkesidir. Bu nedenle peygamberler birbirlerinin kardeşleri gibidirler. Ümmetlerinin ihdas ettiği farklılıklar, onlara mal edilemez. Aynı davanın, aynı gayenin sürdürülmesi için, birbirlerini tamamlamak üzere gönderilmişlerdir. Aralarındaki üstünlük farkı, görev farkından değildir.

Kudüs, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den önceki pek çok peygamberin bulunduğu bir yerdir. Yani Kudüs, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, devam ettirdiği bir davanın kendisinden önceki merkez üslerinden biridir.

Her ne kadar, Mekke ve Kâ’be, tarih ve muhteva açısından Kudüs’ten daha eski ise de Kudüs, Mekke’den farklı bir davanın merkezi değildir. 

Ortada bir hedef ve maksat beraberliği vardır. Bunun için de Kâ’be veya Beytülmakdis seçeneklerinden birinin, İslam’ın ilk döneminde kıble olarak belirlenmiş olması, Kâ’be’nin küçümsenmesini gerektirmemektedir. Peygamberlerin birbirlerinin kardeşi olmaları gibi, Kâ’be ve Beytülmakdis de adeta birbirlerinin kardeşi durumundadırlar.

Bu ilkeden çıkarılacak en önemli ders, Âdem aleyhisselam’dan beri, Allah’ın gönderdiği bütün peygamberlerin, aynı dini, aynı gayeyi gütmüş olduğudur. Bir peygamberden sonra gelen peygamberin, öncekinin dinini neshederek gelmesi, Allah Teâlâ’nın takdir buyurup, emrettiği bir iştir. Peygamberlerden sonra ümmetlerinin ellerindeki dini tahrif etmeleri, Allah’ın dinine, insan eli bulaştırmaları ise ayrı bir sorundur.

Miraç olayında olduğu gibi, kıblenin dönüşümünü de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, insanlığı hidayet için gönderilen son peygamber olmasının doğal bir gereği olarak yansıdığını görüyoruz. Bu değişimle İsrailoğulları, nübüvvet makamını suistimal edemeyecek duruma düşmüş oldular. Nübüvvet de İshak aleyhisselam’ın neslinden İsmail aleyhisselam’ın nesline intikal etmiş oldu. Bu durum Medine’deki Yahudilerin gözleri önünde gerçekleşti. Değişim Mekke’de olsaydı veya direkt Kâ’be ile başlansaydı, âdeta bu tören icra edilmemiş olacaktı.

Aslında Kudüs’ün, orada yerleşik olan Yahudilerin kıblesi olduğuna dair net bir bilgi de yoktur. Yahudiler, kendi anlayışlarına göre, peygamberlerinin bir emri olmadan orayı kıble edindiler. Dolayısıyla, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin Kudüs’e kıble olarak

yönelmesi, Yahudilerle bağlantısı kurulabilecek bir durumu da oluşturmamaktadır. Bağlantı, Yahudilerle değil, kardeşleri olan peygamberlerle kurulmuştur.

İslam’da kıble sürecinin iki kademeli olarak başlaması, sadece kıbleye münhasır bir durum değildir. Allah Teâlâ’nın ahkâmından bazıları kademeli bir şekilde indirilmiş ve uygulanmıştır. Bu tür uygulamaların yıllar bulduğu da olmuştur. Kıble meselesinde de bu durumun işlediğini görüyoruz. Namazın emredilmesiyle kıblenin netleşmesi arasında yaklaşık üç yıl gibi bir zaman bulunmaktadır. Allah Teâlâ’nın böyle bir süreçle neyi murat ettiğini tam bir şekilde bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var ki o da, ahkâmın kademelendirilerek uygulamaya konmuş olması (Buna ‘tedric’ denmektedir.) kulların menfaatinedir. Din daha kolay tatbik edilmekte, süreç izlenerek kavrama imkânı artırılmaktadır.

Yahudiler, bir din sahibi olduklarına inandıklarından dolayı, kendilerini bir anlamda öncelikli insanlar olarak görüyorlardı. Aslında onların din dediği de, Allah’ın indirdiği dinin tahrif edilmiş şekliydi. Buna rağmen, Müslümanlara namaz emredilir edilmez, kıble olarak, onlar için de saygın olan ve kıble edindikleri bir yerin kullanılması, bir anlamda onlara, kalplerinin ısınması, inatlaşmamaları için yapılmış bir ihsan gibidir. Kıyamet gününde, Müslüman olmalarının gecikmesine veya İslam’ı seçmemelerine karşı ileri sürebilecekleri en küçük mazeretin bile kaldırılmasıdır. Ne yazık ki Yahudiler, böyle bir ihsanı ve lütfu sadece eğlence konusu olarak gördüler. Bu büyük nimeti takdir edemedikleri gibi, Müslüman olmalarını engelleyen bir durum olarak değerlendirdiler.

Çünkü kıble değişimi Medine’de gerçekleşti. Medine’de kıble değişiminin gerçekleştiği zamanda, nüfusun ve gücün önemli bir bölümünü onlar oluşturuyordu. Süreci, bir buçuk yıldan beri canlı olarak izliyorlardı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Mekke’den gelen biri olmasına rağmen, namazlarını tam ters yön olarak Kudüs’e doğru kılmasının kalplerini yumuşatmadığını, sonraki değişimin de onlar açısından bir derse dönüşmediğini görüyoruz. Kur’an, onların her şeyi iyi bildiğini, bile bile inatlaştıklarını haber vermektedir. (Bakara, 146)

Kıble üzerindeki değişim açık bir imtihandı. Allah Teâlâ, gerek önceki ümmetlerin kalanlarından ve gerekse yeni iman edenlerden kimin vahyin peşinden sadakatle yürüyeceğini, kimin de ilk bahanede geri kalacağını görmeyi ve bunu da peygamberine bir eğitim konusu olarak göstermeyi murat etmiştir. Nitekim kıble konusunu işleyen ayetlerde bu açıkça zikredilmiştir. 

Yahudiler, müşrikler ve münafıklar bu imtihana takıldılar. ‘Ne oldu da kıbleleri değişti?’ gibi kulisler yaptılar. Mü’minlerin sarsılmasını beklediler. Kendilerinin kılmadığı namazı kılan mü’minlerin namazını konuştular. Kur’an onları beyinsiz olarak tanıttı.

Allah Teâlâ Bakara suresinin 142. ayetini onların beyinsizliğini vurgulayarak başlattı:

“İnsanlardan bir kısım beyinsizler: Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren ne oldu, diyecekler. De ki: Doğu da batı da Allah’ındır. O dilediğini doğru yola iletir.”

143. ayette de kıble değişimi olayının hikmetlerine işaret etti:

“İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Rasûl’ün de size şahit olması için sizi

mutedil bir ümmet kıldık. Senin (arzulayıp da şu anda) yönelmediğin kıbleyi (Kâ’be’yi) biz ancak Peygamber’e uyanı, ökçeleri üzerine geri dönenden ayırt etmemiz için kıble yaptık. Bu, Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir. Zira Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir.”

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin gönlünde dedesi İbrahim aleyhisselam’ın inşa ettiği Kâ’be’ye doğru namaz kılma arzusu vardı. Bu konuda kendisine emir verilmesini candan istiyordu. Bu isteğinin nedeni de sadece dedesi İbrahim aleyhisselam’ın hatırasına sahip çıkma değildi. 

Aynı zamanda Yahudilere muhalefet etmiş olmayı da arzu ettiği belliydi, ayrıca Mekkeli müşriklerin Kâ’be’ye olan saygılarını da değerlendirebileceğini düşünüyordu. Bakara suresinin 144. ayetinde bu durumu açık bir şekilde görmekteyiz:

“Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescidi Haram tarafına çevir. Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphesiz ehli kitap onun Rabbinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.”

Kıble dönüşümü sayesinde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize, onun ümmetine Mescidi Aksa’nın önemi pratik bir yolla vurgulandığı gibi, Yahudilerin kalplerinin yumuşamayıp, İslam’a ısınma ihtimallerinin olmadığı da tembih edilmiş oldu. 

Bunun için de, kıble dönüşümünden sonraki süreçte Yahudiler, Medine’den sürüldüler. Kıble konusundaki yaklaşımları -ki, Kur’an’la tescil edilmiş bir durumdur bu- dikkate alınarak, Yahudilerle ilişkilerde izlenecek siyaset ümmete gösterilmiş oldu.

Peygamberlik Mekke’de geldi. Namaz Mekke’de farz kılındı. İlk kıble Mekke’nin aksi yönündeki Kudüs oldu. Mekke’den hicret edildi. Bir buçuk yıla yakın zaman Kudüs kıble olmaya devam etti. Sonra Mekke kıble oldu.

Bu süreç tahlil edildiğinde alınan derslerden biri, o günkü muhacirlere verilen mesajdır. Ashabı Kiram’ın, özellikle de muhacirlerin Mekke’den umut kesmemeleri için fethin işaretini aldıklarını görüyoruz. ‘Mekke bizim değil.’ gibi bir vehme kapılmamalarını, içi putlarla doldurulmuş olsa bile, Kâ’be’nin bir gün tavaf edileceğini müjdelemiş oldu Kur’an. Dolayısıyla kıble dönüşümündeki merhaleler, sadece namazı ilgilendiren bir dizi uygulama olarak görülemez. Namazın Kâ’be’sini, Müslümanların genel siyasetlerini ihtiva eden bir uygulaması olarak görüyoruz.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, nübüvveti esnasında iki kıbleye de dönerek namaz kılmış ilk ve tek peygamberdir. İki kıble sahibi olmak, onun Allah katındaki değerinin büyüklüğüne işarettir. Âdeta O, bütün kıblelerin peygamberidir.