aliosmanengin25 @ hotmail.com

DOĞA KÜLTÜR MEDENİYET VE DEVLET
Prof. Dr. Ali Osman ENGİN

İnsanlık tarihi ve insanın varoluş mücadelesi derinlemesine incelendiği zaman, başlangıç itibariyle insanoğlunun önce doğa içerisinde ve doğal/biyolojik bir varlık olarak varlığının insan olma özünden önce geldiği görülecektir. Kısacası işte o noktada insan canlısı, doğumla getirdiği ve mutlaka işlenmesi gereken kalıtsal miras değerleri itibariyle muhteşem bir mühendislik ve programlama harikası alt yapıya sahiptir. Sistematik ve gelişimsel süreçlerle çalışan bu yapı, adeta bir kelebeğin geçirdiği yaşam evrelerini andıracak tarzda doğal/biyolojik bir varlık olma durum ve yapısından, kültürel bir varlık olmaya yani geçirdiği yaşantı ve deneyimler boyutuyla bilinenlerden bilinmeyenlere doğru yelken açar. Bilinmeyenlerin bilinenlerle bilinir hale getirilmesi de insan olma özüne ulaşma çabasının başarı düzeyini belirler.

Yaşamsal olan bu süreçlerden kendisine verilen aklını kullanarak, düşünerek, felsefe yaparak; varlığı, değerleri ve bilgiyi sorgulayan insan; eğer mümkün olur ise bir ölçüde kendisini gerçekleştirmiş olur. Burada kastedilen kendini gerçekleştirme olayı Dale’in “Yaşam Konisi” ve Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi Konisi” örnekleriyle biraz daha anlaşılır hale getirilebilir. Esasında eğitim, başlangıç itibariyle doğal, çevresel ve biyolojik bir canlı varlık olan insanı belli bir plan ve program çerçevesinde yani kasıtlı kültürleme olayıdır. Yeni kuşakların toplumsal miras olan ve yüzyılların ardından süzüle süzüle gelen, insan dünyaya gelirken kalıtsal miras değeri olarak getirmediği, doğum sonrası öğrenme ürünü olan ve elinden, emeğinden, alın terinden, göz nurundan, her türlü çabasından ve gayretinden ortaya çıkan maddi ve manevi her şeyi kapsayan kültür yeni nesillere sağlıklı olarak aktarılamadığı zaman toplumsal sıkıntı ve kaosun yaşanması kaçınılmazdır. Maalesef bugün yaşadığımız terör belası canlı bir örnek olarak verilebilir. Rahmetli Oktay Sinanoğlu’nun dediği gibi; “her toplum (devlet) yeni bir nesille yeniden doğar (dirilir).” Bu yeniden doğuşun tekamül adına gelişmeye döndürülmesi için gençlerin
kültürlenmeleri sağlıklı toplumsal devamlılığın da kanıtı olacaktır.

Biyolojik, doğal ve çevresel bir varlıktan kültürel bir varlığa geçişin anahtarı felsefi bakışla devlet yapısına ulaşma, yani yasama yürütme ve yargı erklerinin cari olduğu, kuvvetler ayrılığı temelinde çalıştırılabildiği düzeyde somutlaşabilir. Devlet aynı zamanda birtakım değer ve normlar etrafında bir araya gelebilmiş toplumsal bir yapıdır. Sosyolojik olarak değerlendirildiğinde, her toplumu meydana getiren temel toplumsal sistem ve kurumlar mevcuttur. Bu kurumlar her toplumda farklılık arz edeceği gibi, aynı toplum içerisinde zamandan zamana da değişiklik gösterebilir. Bu kurumlar; eğitim, aile, din, sağlık, ekonomi ve siyaset sistem ve yapılarıdır. Bu kurumların kuruluşları bağlamında çalışmalarını sağlayan toplumsal değer ve normlar vardır. Bu değer ve normların oluşum süreçleri insanlık tarihiyle başlar ve insanlığın en son varacağı yere kadar devam eder. Bu toplumsal kurumların en önemlisi olan eğitim kurumu, diğer toplumsal yapıların en temel girdisi olan kaliteli ve uzman insan kaynaklarını yetiştirir. Burada elde edilen başarı toplumsal kalkınmışlığın da göstergesi olabilir.

Bahse konu toplumsal yapı ve kurumları birer açık sistem olarak ayakta tutan ilke ve yasalar; kaide, kural, değer ve normların olması kaçınılmazdır. Çünkü devlet sistematiğinin çalışması da buna bağlıdır. Eğer bir toplumu yaşatmak istiyorsanız; kurumsal düzeydeki bu kültürel değer ve normları benimseyip, katkı sağlayarak yaşatıp onları bütün insanlığa katkı sağlayacak medeniyet değerlerine dönüştürmeniz gerekir. Yada eğer bir toplumu yok etmek ve tarih sahnesinden silmek istiyorsanız; işte o toplumsal kurumların işleyişinin anahtarı olan kültürel değer ve normlarını sabote etmeniz, çürütmeniz ve asimile etmeniz gerekir. Son günlerde her türlü iş ve gücümüzü bırakarak meşgul edildiğimiz “İstanbul Sözleşmesi” kapsamındaki tartışmalar, böyle algılanması gereken ve özellikle aile kurumunu sabote eden bir teşebbüstür. Hakikaten toplumsal yapının en üreten ve tüketen yapısı aile kurumudur. Türk-İslâm toplumunun en güçlü yapısı ve kurumu ailedir. Avrupa’da ise dejenere olmuş ve bu kurumu ayağa kaldırmak için türlü türlü politika ve stratejiler geliştirilmektedir. Bu ülkelerde ve toplumlarda gençler artık evlenmekten kaçınıyor ve ortalık nesepsiz çocuklarla doludur. Her türlü istismara açık ve aday olan o çocukların yaşadıkları travmalardan arınmaları ve devletin geleceğinde vizyoner bir rol almaları kolay olmayacaktır.

Türk-İslâm aile yapısı içerisinde kesinlikle karşılığı olmayan, bu yapının en yıkıcı ve dejenere edici zehirleri olan; eşcinsellik, homoseksüellik, lezbiyenlik, cinsinin ve cibilliyetinin farkında olmayış, ibnelik, kavatlık ve genel kabuller dışında kalan ahlâksızlık yoktur. Cenabı Allah kâinatı yaratırken bildiğimiz kadarıyla canlıları erkekli ve dişili yaratmıştır. Bu yaratılışın temelinde üreme vardır. Vurgulamaya çalıştığım o sapkın ve evrende karşılığı olmayan davranışlar yoluyla üreme söz konusu değildir. Bu sapık ve sapkın davranışların psikolojik, sosyal, bireysel ve toplumsal sonuçları bilimsel verilere dayalı olarak açıklanabilir. Kendilerini bu kategorilere uyduran zavallılar; tüm değer ve normlarını kaybetmiş, başkalarının suni ve sapkın şehvet duygularını yaratılışa aykırı olarak tatmin etmeye ve böylece kendilerine verilen toplumsal yıkım rollerini yerine getirmeye soyunmuşlardır. Artık ar, edep, din ve namus adına bir değerleri olmadığından giyinik veya çırılçıplak olmalarının, erkek veya kadın diye anılmalarının bir anlamı kalmamıştır.

Bazı siyasetçilerimizin ve sivil toplum kuruluşlarının onlara sahip çıkma adına; eşcinselleri ve onların sapkın davranışlarını yüzde doksanı Müslüman olan toplumumuzda siyasi düşüncesi ne olursa olsun bulunduğu konum itibariyle; Cenabı Allah'ın gönderdiği Kur'anı Keriminde açık bir şekilde beyan ettiği kaide ve hükümler doğrultusunda o sapkın davranışları toplumsal ve bireysel dejenerasyon ve çürümeye yol açmaları boyutuyla dillendirmesine, dillendirilenler temelinde karşı çıkanları ve o sapkın davranışları bir anlamda hoş karşılamalarını anlayabilmiş değilim.

Bence o zaman birileri de çıkar bütün katillerin, vatan hainlerinin, devlet ve millet düşmanlarının yaşam tarzlarına ve faaliyetlerine karşı devlet müdahalesine de karşı olunması gerektiğini ve tüm bu ve benzeri suçları işleyenlerin baş tacı edilmesi ve onların bu ve benzeri yaşam tarzlarına müdahale edilmemesi gereğinden bahsederler. O siyasetçilerimize oy veren değerler abidesi seçmenlerimizin de benzer tepkileri olduğunu bilmek gerekir. Bu davranışları sergileyenlerin kişisel tercihleriyle kimsenin ilgilendiği de yoktur aslında. Ancak bu tercih sahiplerinin birtakım desteklerle toplumun geneline bu düşünce ve davranışları yaymaya çalışmaları, çocuk eğitimi ve gelişimi noktasında cinsiyet farkındalığı yaratılmaması gereği gibi insan fıtratına ve bilimsel verilere uymayan telkinlerde bulunmaları dolayısıyla bu tepkiler ortaya çıkmıştır.

Sevgili dostlar daha fazlasını ortaya koymak için değerlendirmeyi sizlere bırakıyorum. Selam ve sevgilerimle.