Gençliğin İmanını Sorularla Çalıyorlar.

Deist ve Ateistlerin sorularına İslami Cevaplar

İslami kesimin son yıllarsaki öncüleri, alimleri, liderleri son yıllarda iktidarın nimetlerinden faydalanıp özellikle göze batar şekilde lüks yaşıyor. Bu durum gençlikte itiraza neden oluyor. Onlar müslümansa ben değilim noktasına geliyor pek çok genç.

Millete takvayı, sadeliği, kanaat etmeyi öğretirlerken kendileri milyon dolarlık evleri, arabaları ve şatafatlı lüks düğünleri ve yaşamlarıyla dikkat çekiyorlar.

Ortadoğudaki mezhep kavgaları gençliği olumsuz etkiliyor.

Orda da Sünnisi ayrı telden çalıyor, Şiisi ayrı telden, hatta biri diğerini müslüman saymıyor. Hadi sünnilik ya da şiilik dedin, onun da alt kategorileri var, onlardan hangisini seçeceksin? Bir yerin kanadı abdest alacak mısın almayacak mısın, namazda secdeye gittiğin sırada ayaklar yerden kesildi namazın geçerli oldu mu olmadı mı? E burası da karışık, burda da bir sonuca varılmıyor. Öyleyse geçte İslamdan uzaklaşmaya başlıyor.

Bir kısımları mezhepleri kabul etmiyor. Bır kısmı Hadisleri sünneti reddediyor. 

Bir kısmı sadece Bana kuran yeter diyor. Zira ‘bize Kuran yeter’ diye yola çıkan kişilere baktığımızda eleştirdikleri mezheplerden beş bin beter halde bölünmüş, ayrışmış haldeler maalesef.

Mesela ahlakı değil ahlakçılığı kendine vazife ediyorlar. Sürekli olarak vaaz kürsülerinden ahlakı bel altına ve kadın bedenine indirgeyip onun üzerinden fetva üretirlerken kendileri ana haber bültenlerine, bir kısım hoca kılıklılar kuran kurslarında tecavüz ettikleri çocuklarla basına konu oluyorlar.Veya bir kısım basın öyle göstermek için çabalıyor

Problemli olarak görülen her noktanın ve konunun bu işin ehli uzmanları tarafından entelektüel bir birikimle özgür bir zeminde, geniş bir ufukla tartışılması ve dinin özüne uygun ve herkesçe makul bir sonuca varılması gerekiyor. Bu çözüm arayışı sadece eksik gedik giderme değil, yeni bir din paradigması üretmeye dayalı olmalıdır. Burda kullanılacak yöntem içtihadcılık mı olur, tarihselcilik mi olur, Kuran ve Sahih Sünnet bağlamlı bir anlayış mı olur; yoksa salt kuran mealciliği mi olur, onu da yine bu yöntemlerin rasyonelliğine ve işlevselliğine bakarak bu işin ehilleri bir karara bağlamalı.

İşte Yukarıdaki çelişkileri ayrılıkları çatışmaları fırsat görüp gençliği farklı sorularla İslamdan dinden mezhepten kitaptan sünnetten uzaklaştırıyorlar.

İŞTE ATEİST VE DEİSTLERİN SORULARINA CEVAPLARDAN ÖRNEKLER

İnternette ve medyada, bir akademik araştırmadan(1) kaynaklı olarak, deizm ve ateizmle alâkalı bir grup sual dolaşmaktadır. Bunlardan bazıları, öteden beri Kelâm âlimlerince cevaplandırılan, vesveseye kapılmış bir akla takılabilecek suallerdir. Fakat bazıları pek çocuksu ve tabiri câiz ise saçma sorulardır. Cevap verilmek için ciddiye alınmayacak lâkırdılardır.

Bu tarz iddiaları, çürütmek için de olsa dile getirmek ve satırlara dökmek, mü’min bir kalbe girân gelmektedir.

Lâkin;

Zihni bulanmış olanlara; hayırlı tebliğler, tefekküre hayat verici telkinler, zehirli şüphe ve vesveseleri giderici, tedavi edici îzahlarda bulunmak, çok lüzumlu vazifelerdir.

Allah’ın imtihan etmesi ne demek?
Yukarıdaki âyetlerde açık bir biçimde Allah’ın kullarını imtihan ettiğinden söz ediliyor. Dahası kimi âyetlerde ‚bilelim diye‛ şeklinde ifadeler bile yer alıyor. İnsanlar arası günlük kullanımda ‚imtihan / sınav‛ sözcüğünü duyduğumuzda bununla öğrencilerin veya bir işe girmek isteyenlerin bilgi derecesini anlamak için yapılan yoklamayı kastederiz. Yani imtihan yapan şahıs (öğretmen) veya kuruluş (iş yeri, eğitim kurumları) bu imtihan öncesinde kişinin nasıl bir performans sergileyeceği, neyi bilip neyi bilmediği konusunda bir bilgi sahibi değildir. İmtihan sonucunda kişinin bilgi ve beceri seviyesi hem kendisi hem de bu imtihanı yapan kişi ya da
kurum tarafından anlaşılacaktır. Peki Allah acaba gerçekten kulların durumunu öğrenmek için mi imtihan yapıyor?  Kesinlikle hayır!

Madem biliyor, niçin imtihan ediyor?
Aşağıdaki âyetler açık bir biçimde Rabbimizin her şeyi ezeli ilmiyle bildiğini, O’nun öğrenen bir varlık olmadığını, O’nun için ‚sürpriz‛ söz konusu olmadığını açık bir biçimde ortaya koyuyor. O halde şu soruyu soralım: Bir tarafta Allah’ın imtihan yaptığını belirten âyetler, diğer yanda da O’nun her şeyi zaten bildiğini gösteren âyetler var. Bu bir çelişki değil midir?

Allah her şeyi zaten biliyor!
Kullarını yoktan yaratan Allah onların geçmiş ve geleceğini, açığa vurduklarını ve gizlediklerini zaten bilmektedir. Nitekim Rabbimiz bu konuda şöyle buyurur:

‚Sözünüzü ister açıktan söyleyin ister içinizde gizleyin fark etmez. O, göğüslerdekinin özünü insanın aklından ve kalbinden geçenleri bilir. Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.‛ (Mülk, 13-14) ‚Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir
kitaptadır.‛ (En’am, 59)


Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey bile O’ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de şüphesiz, apaçık kitaptadır (yazılıdır).‛ (Sebe, 3)

Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi
bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta
yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.‛ (Hadid,22)

Allah, yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Ferman bunlar arasından inip durmaktadır ki, böylece Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.‛ (Talak, 12)

O, kullarının önlerindekini ve arkalarındakini bilir.‛ (Bakara, 256)

Her şey baştan belli iken yaratmanın anlamı ne?

Rabbimiz Kur’an’da kâinatın yaratılış sebebi ile ilgili olarak önce yanlış anlayışları ortadan kaldırıp sonra doğru cevabı ortaya koyuyor. Biz de önce kâinatın yaratılış sebebinin ne olmadığı üzerinden hareket edip sonra ne olduğunu ortaya
koymaya çalışacağız. Allah kâinatı, ihtiyacı bulunduğu için yaratmamıştır. Biz insanlar, ihtiyaç duyduğumuz şeyleri yapar ve üretiriz. Mesela ekmeği yemek için, elbiseyi giymek için üretiriz. Evleri içinde yaşamak için yaparız. Oysa Allah hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu varlıktır. (es-
Samed). Rabbimiz, Kur’an’da kâinata ve içindeki hiçbir varlığa ihtiyacı bulunmadığını defaatle belirtmiştir. (Âl-i İmran, 97; Hicr, 70; Ankebut, 6)

Allah kâinatı “oyun ve eğlence olsun diye yaratmamıştır.
Biz insanlar, bazı şeyleri ihtiyacımız olduğundan değil sırf
hoşça vakit geçirmek, can sıkıntısından kurtulmak için yaparız.
Mesela müzik dinler, resim yapar, gezintiye çıkarız. Buna
ihtiyacımız olduğu için değil iyi vakit geçirmek için bunu
yaparız. Oysa oyun ve eğlence edinmek Rabbimizin münezzeh
olduğu bir durumdur.

Allah kâinatı “oyun ve eğlence olsun diye yaratmamıştır.

Bu, canı sıkılan ve can sıkıntısını geçirmek için bir şeylerle oyalanmaya ihtiyaç duyan insanların özelliğidir.Rabbimiz kâinatı fantastik bir sebeple, hoşça vakit geçirmek için yaratmadığını, bu kâinatı yaratmasının haklı bir sebebinin
bulunduğu şu şekilde belirtmektedir: Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Onları sadece gerçek bir sebeple yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.‛ (Duhân, 38-39)

Allah geleceği biliyorsa, bizi neden sınıyor?

Soru: ‚Allah hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. (Mülk, 67/2) ayetindeki sınamayı nasıl anlamalıyız? Her şeyi bilen yüce Allah insanların ne yapacaklarını ezeli ve ebedi ilmiyle bilemez mi ki sınava tabi tutuyor?

Öncelikle çok sayıda ayette yüce Allah geçmişi de geleceği de bildiğini bildirir. ‚Onların önlerindekini de (yaptıklarını da), arkalarındakini de (yapacaklarını da) bilir. (Hac, 76)‛ ayeti gibi çok sayıda ayetten Allah’ın tüm zamanları bildiğini anlıyoruz. Allah kıyametin ne zaman kopacağını, insanların hesap günü birbirine ne diyeceklerini, cehenneme düşenlerin nasıl çekişeceklerini, cennet ehlinin neler söyleyeceğini bildiğini çok sayıda bilgi vererek bildiriyor. Yüce Allah geçmişi de geleceği de, gizliyi de açığı da bilir.

Öbür yandan Allah bizi çok çalışmaya ve çok duaya çağırır. İnkârcıları ve zalimleri cehennemle tehdit eder; Allaha boyun eğip hayırda yarışanları da Cennetle müjdeler. Birinci grup ayetler Allah’ın geçmiş gelecek her şeyi bildiğini bildirirken,
ikinci grup ayetler de yaptıklarımızı bizim tercih ettiğimizi, bu yüzden de sorumlusu olduğumuzu bildirir. Kavrayış ufku yetersiz bir akıl bu iki bilgiyi birbiriyle
bağdaştıramaz. Ya da anlamlardan birini kabul edip öbürünü görmezden gelir. Bu kader bilgisidir ve bu bilginin derinliği nedeniyle sıradan zihnin bu konularda tartışması meşru değildir. Çünkü kavrayamazsa ve Allah korusun imanını
tehlikeye düşürür. Einstein’in görecelilik teorisini bile anlamakta zorlanan aklın bu derin meseleyi anlaması zordur.

Şöyle diyelim:
Yüce Allah’ın ‚bilgisi ve bizi sınaması‛ önce geleceği bilmesi ve sonra da bizi bildiği o gelecek için sınaması şeklinde düşünülemez. Allah’ın geleceği bilmesi, bizim gibi geçmişten veya gelecekten değil, ezeliyetten bilmesidir. Ezeliyet zaman/mekân üstüdür.

Allah’ın ezeliyetini kavramamış akıl şöyle sorar: ‚İnsanın yaşamadığı ve neyi seçeceğinin belli olmadığı gelecek belirsiz demektir. Allah belirsizi biliyorsa, senaryosunu yazdı ki biliyor.‛ Bu akıl şunu düşünsün: Mekân da, zaman da yoktu.
Allah mekânı yarattı. İlk evren atomdan çok daha küçüktü. Yoktan çıkardığı evren mekânını Allah balonun şişirilmesi gibi büyüttü. Zaman da yoktu, saniye de yoktu. Allah saniyenin 10−43’te birinden daha kısa olan ilk Planck zamanını yarattı ve
evrenle birlikte bu zamanı büyüterek asırları yarattı. Yani aslı itibariyle bu koca evren bir noktadır. Bu koca zaman da aslı itibariyle, zamansızlık içerisindeki bir zaman noktasıdır. Bir saniyenin içerisine 17 milyar yılı sığdıran Allah’ın ezeliyetini
anladık mı gerçekten? Allah’ın zaman mekan dışılığı bilgisi samimiyetle boyun eğen her kalbe Allah’ın bağışlayacağı bir nurdur.
Ezeliyetten bakınca tüm zamanlar bir anda görünür. Allah bir tercihimizi ‚yaptıysak yaptığımız, yapmadıysak yapmadığımız yönünde‛ bilir. Allah’ın bilgisi, bilinene bağlıdır. Yaşanmayanın bilgisi de olmaz. Siz bu yazıyı okuduğunuz için
Allah bunu okuduğunuzu biliyor. Okumasaydınız okumadığınız şeklinde bilecekti.
Sınamaya gelince< Ayetteki ‚sınamak‛ ‚ortaya çıkarmak‛ anlamındadır. Sınavı da insanın becerilerini ortaya çıkarmak için yapmazlar mı? Yani Allah bu hayatı bizim neyi tercih edeceğimizi ortaya çıkarmak için yaratmıştır. Ne yapacağımızı bilmesi ise yine bizim tercihimize bağlıdır. Allah bildiğini bizi sınayarak ortaya çıkarıyor değildir.

Allah’ın bizi sınamasına ne gerek var? sorusu ‚

Allah biz yaşamadan ne yapacağımızı biliyordu da bu yüzden yaşamasak da olur.‛ anlamına geliyor. Oysa bizim yaşamamız Allah’ın bilgisinin kaynağıdır. Allah bizi yaratmamış olsaydı mevcut olmamış bir şey hakkında indinde bir bilgi olamazdı.
Allah bizi yaratmış, bir plan çerçevesinde tercihlerimize vücut vermiştir. Geçmişi ve geleceği aynı anda gören zaman dışından da her şeyi bilmiştir.

Öldükten sonra dirileceksek neden ölüyoruz?

Ateistlerin ve dirilişi inkar edenlerin sorularından biri de öldükten sonra dirileceksek neden ölüyoruz?‛ sorusudur.
Soru aslında tutarsız bir sorudur. Zira Allahın yarattığı bu sistem nedenler üzerine kuruludur. Tekrar acıkacaksak neden yemek yiyoruz, uyanacaksak neden uyuyoruz soruları gibi absürt bir soru ama biz yine de taktiri Allah’a bırakarak yanıtlamaya çalışalım. Öncelikle dirilişi biz özellikle bitkiler aleminde her bahar mevsiminde müşahade ediyoruz. Bitkiler sonbaharda solarken ilkbaharda diriliyor. Neden? Madem soldu bir daha yeşermesinler diyor muyuz? Hayır Oysa bu dirilişin insanlar için ne kadar önemli olduğunu şehir merkezlerinden uzaklaşıp kırlara vardığımızda daha iyi anlıyoruz. Yemyeşil çayırlar ve renk renk çiçeklerin insanı rahatlatan bir özellliği vardır ki modern çağ şehirleşmesindeki en önemli konu başlıklarından biri çevredir. İnsan kendisini rahatlatan her şeyin korunmasını istemektedir ki çevre ve doğal güzellikler bunun başlıcasıdır.


Dirilişi anlamsız ve gerçekleşmez zannedenler kurumuş bitkilerin baharda nasıl dirildiğini görmüyorlar mı?
Peki Allah isteseydi bizi öldürmeden hesap-kitabımızı göremez miydi, diye sorulacak olursa elbette Yüce Allah bunu yapabilirdi ki fakat o rahmeti ile ölümü yaratmıştır ki biz gaflete düşmeyelim. Malum üzere insan bedeni zaman geçtikçe
şekil değiştirir, saçların ve sakalların beyazlaması ölümü
hatırlatır, keza yüzdeki boyunlardaki kırışıklıklar da ölümün öncü habercileridir

Aslında hem kılların beyazlaması hem de kırışıklılar bir rahmettir. Lisan-ı hal ile insanoğluna ‚bak yarışın son demlerine girdin hazırlıklarını gözden geçir‛ mesajı verir. Ölüm olayı gerçekleşmeden ceza ve ödül(cennet ve cehennem) kısmına geçilseydi o zaman bazı sorular ve sorunlar ortaya çıkmayacak mıydı?


Misal
İnsan ölümü tatmadan ahiretteki yurduna gönderilecekse bu hangi zaman diliminde olacak? Yani insan için dünyadaki yaşantının sona erip ahiretteki yaşamın başlangıç zamanı nasıl tespit edilecek?
Ahiret dediğimiz şey bu dünyada olmadığına göre beden ve ruh birden ortadan yok mu edilmeli? Öyle biz hiç değilse ölüm sayesinde cesetlerimizi toprağa veriyoruz. Ölüm olmasa beden ve ruhu ahirete nasıl ve ne ile taşıyacağız? O zaman ilahi
iradenin ölüm dışında farklı bir şey yaratması gerekmez miydi? Eğer misal 70 yaşından sonra insanlar cennetlikse cennete cehennemlikse cehenneme atılsın denilecek olursa (öyle ya ölüm olmasın istiyorsunuz) o zaman insanoğlunun şu hayatta mutlu olma imkanı var mıdır? Düşünebiliyor musunuz 10 yaşındaki çocuk bile 60 yıl ömrüm kaldı 59 yıl ömrüm kaldı hesabı yapmayacak mıydı? Bu da imtihan esprisine ters değil mi?

Ölümün zamanın içine saklanmış olması aslında ilahi ikramdır. İnsan ecelini bilse dünyadan lezzet alamaz çünkü. Oysa Allah dünyadan lezzet almamızı hem de ahirete hazırlanmamızı istemektedir.

Müslüman olmayan aile ülke vs gibi yerlerde doğanlara haksızlık olmuyor mu, biz daha avantajlı değil miyiz?

İslamiyeti hiç duymayan veya duysa da yanlış şekilde duyanlar sorumlu olmazlar, bunlar fetret kapsamına girerler ve cennetliktirler.
- İslam’da -ayet ve hadislerin verdiği bilgiye göre- Allah’a karşı sorumlu olmak için üç temel husus vardır: Bunlar akıl, büluğ / erginlik ve tebliğin duyulması.
Buna göre;
- Akıllı olmayanlar, ister mümin bir ailede, ister kâfir bir çevrede yaşasın, asla sorumlu değildir.
- Yine, büluğ/erginlik çağına gelmemiş bir çocuk ister Müslüman bir ailenin, ister kâfir bir ailenin çocuğu olsun hiç bir eyleminden dolayı sorumlu tutulmaz.

Keza, Allah’ın gönderdiği vahyi ve peygamberin tebliğini duymamış hiç bir kimse yaptıklarından sorumlu değildir. Bir elçi / peygamber göndermeden kimseye azap edecek değiliz.‛ (İsra, 17/15) mealindeki ayette bu husus açıkça vurgulanmıştır.
                                                                                                                Meşhur alimlerden Katade de söz konusu ayeti yorumlarken

şunları söylemiştir: Allah, daha önce -elçiler vasıtasıyla Allah’tan bir haber almadan, O’ndan -uyarıcı veya müjdeleyici mahiyette bir açıklama gelmeden hiç kimseye azap etmez.Çünkü O, ancak suçları sebebiyle insanları cezalandırır. Bir
peygamber gelmeden bir emir ve yasak söz konusu değil ki, ona muhalefet etmekten bir suç söz konusu olsun. (bk. Taberî, 17/15. ayetin tefsiri)

  • Allah mülkün yegâne sahibi olarak hiç kimseye verecek bir hesabı yoktur. Çünkü mülkün sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf hakkına sahiptir. Bununla beraber,
     Kim doğru yolu seçerse, kendisi için seçmiş olur; kim de doğru yoldan saparsa, kendi aleyhinde sapmış olur. Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz. Biz peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezalandırmayız.‛ (İsra, 17/15) mealindeki ayette ifade edildiği üzere, Allah sonsuz merhamet ve ihsanıyla, Hak isminin gereği olarak, insanlar için ezelî yasayla lütfetmiş olduğu hak ve hukukun özellikle altını çizmiş ve açıkça buna vurgu yapmıştır. İşte bu, sizin ellerinizle işlediğiniz günahların karşılığıdır. Çünkü Allah kullarına haksızlık edecek değildir.‛ (Âl-i İmran, 3/182) mealindeki ayet ve benzerlerindeki ‚Allah tarafından kullarına haksızlık ve
    zulmün yapılamayacağı‛na dair ifadelerde de Allah’ın kendi iradesiyle kullarına lütfettiği hak-hukukun varlığına ve onun da bizzat bu hak-hukuku gözettiğine işaret edilmektedir.                                                                                                              Sözün özeti: Bir insan Allah’ın gönderdiği mesajı makul bir sebepten ötürü alamamışsa, bu kimse sorumlu olmaz.
    - Ancak kimin makul bir sebepten ötürü -söz gelişi- İslam’ın mesajını alıp almadığını tespit etmek bizim gücümüzün, bilgi kapsamı alanımızın dışındadır.
    Her doğan çocuk fıtrat dini olan İslam’ı kabul edebilecek bir kabiliyette doğar. Sonra annesi, babası, çevresi, onu Yahudî, Hıristiyan, Mecusî yaparlar.‛ (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5) manasına gelen hadisin
    ifadesine göre, aklın yanıltılabileceği ve yanılabileceğini göstermektedir.
    Aklını yanıltılabilecek bir atmosfere sokan kimsenin sorumlu olmaması düşünülemez. Bu sebeple, -bir kısmını bilsek bile- genel olarak İslam’ın mesajını alıp almadığı konusunda kimin gerçekten makul bir mazerete sahip olup
    olmadığını tespit etmemiz imkân haricindedir. O halde bize düşen Allah’ın şu ilkesine itimat edip bağlı kalmaktır: Allah adildir, hiç kimseye zulmetmez. Öyleyse,
    Allah kimi cehenneme koyarsa, bu mutlaka adil bir hükümdür. Dolayısıyla, böyle bir kimse İslam’ı kabul etmemekte makul bir mazerete sahip değildir.                                                                                                                   Allah insanları niçin eşit yaratmadı?                                                                                                                                                                           

    Allah niçin insanları eşit yaratmadı, şeklinde bir soru sorulabilir. Bu soruya cevap vermeden önce soru hakkında biraz düşünmekte fayda var: Neden insanlar eşit yaratılsın ki? Eşitlik çoğu durumda güzel olmakla beraber, kimi durumlarda çeşitlilik çok daha iyi bir şeydir. Allah’ın insanları eşit yaratması gerektiğini iddia etmek için herkesin eşit olduğu bir evrenin, yaşadığımız evrenden daha iyi olduğunu iddia etmemiz lazım. Ancak herkesin eşit olduğu bir evreni hayal ettiğimiz zaman bunun böyle olmadığını kolayca fark ederiz.
    Eşit olmak için hepimizin aynı fiziksel özelliklere sahip olması gerekir, öyle ki hepimizin yüzü, elleri, boyu kilosu aynı olurdu. Tek renk göz, tek renk saç olurdu. Hatta kadın erkek ayrımı da olmaz, hepimiz tek cins olurduk. Dolayısı ile aşk ve cinsellik olmayan bir evrende yaşardık. Yaşadığımız yerin diğer
    insanlarla aynı olması için, tüm dünyanın her metre karesinin aynı olması gerekirdi, denizler, dağlar ormanlar olamazdı. Her neslin eşit olması için bilimde, teknolojide, sanatta ilerleme de olmazdı bu evrende. Peki farklı mesleklere izin verirsek eşitliği bozmaz mıyız?                                                                                                                                                     Madem eşitlik çeşitlilikten iyi bir şey, ‚o zaman
    meslekler de aynı olsun‛ dememiz gerekirdi. Düşünsenize böyle tek düze, monoton, sanat ve bilimde ilerleme olmayan bir yaşam bizim yaşadığımız evrenden daha güzel olabilir mi? Çoğu insan bu yaşadığımız evreni böyle bir evrene tercih edecektir.
    Bazıları sınavın adil olması için eşit yaratılmamız gerektiğini iddia edebilir. Ancak yaşadığımız her şeyi bilen, tüm ihtimalleri hesaplayabilen, sonsuz güç ve adalete sahip bir varlık olan Allah için bu iddianın geçerli olmayacağı açıktır. Allah, insan gibi sınırlı bir varlık olmadığından, her insanın kendi içinde bulunduğu şartlarda yaptıklarından hak ettiklerini kolayca
    belirleyebilir. Nitekim eşitlik adil bir sınavın şartı değildir, asıl önemlisi kişinin doğru değerlendirilmesidir. Doğru değerlendirmek için ise bazen kişiye özel testler hazırlamak gerekir. Okul hayatımızda bütün sınıfa aynı sınav yapılır, ancak çoğumuz çalıştığımız konulardan soru gelmediğini, bazen
    çalışmamıza rağmen sorunun yapısından dolayı cevap veremediğimizi hatırlarız. Bu sınavlar eşit olsa bile, bilgimizi % 100 doğru ölçmekten uzaktır. Nitekim kişiye özel sınav yapmak, kişiyi test etmekte genel bir sınavdan elbette ki daha başarılı olur; fakat sınırlı vakte ve kapasiteye sahip insanların
    bu tür sınavlar uygulaması birçok zaman mümkün olmaz. Siz genel bir sınava mı girmek istersiniz, yoksa sizi tanıyan birinin, size uygun geliştirdiği sınava mı girmek istersiniz? Allah herkesi kendi şartları içinde ne yaptığına göre, tüm
    detayları göz önünde bulundurarak yargılayacaktır: ‚Kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Hiç kimseye bir haksızlık edilmez. Hardal tanesi kadar bir ağırlığı bile hesaba katacağız. Biz, hesapçı olarak yeteriz.‛(Enbiya, 47)
    Yüce Rabbimiz, kimseyi, gücünün yetmeyeceklerinden sorumlu tutmayacağına da dikkat çekmiştir: ‚Allah hiç bir benliğe, yaratılış kapasitesinin üstünde bir yük yüklemez.‛

    Gündelik yaşam içerisinde Allah’ın kurduğu düzene en sık yöneltilen eleştiri bu dünyanın adil olmadığıdır. Afrika’daki aç çocukları, genç yaşta ciddi bir hastalığa yakalanan ‚iyi‛ bir insanı, trafik kazasında hayatını kaybeden minik bir bebeği, daha küçücükken yetim ya da öksüz kalan çocukları duyan, gören yahut bunlara şahit olan pek çok kişinin ilk tepkisi, hatta maalesef bazen kalıcı olan tepkisi, ‚nerede Allah’ın adaleti‛
    demek oluyor. Böyle bir tepkiye, Allah’ın verdiklerine isyana yönelmeden
    önce hatırlanması ve üzerine derin derin düşünülmesi gereken iki nokta olduğunu düşünüyorum.Bunlardan ilki bizim adaletsizlik‛ olarak yorumladığımız bir takım olayların aslında o kişiler için daha hayırlı olabileceği gerçeğidir. Kesinnolan bir şey vardır ki yüce yaratıcı yarattığı kullarını da onlar
    için nelerin daha iyi olabileceğini de bizden iyi bilir. Dahası O
    geleceği de bilmektedir.                                                                                                                                                                                                Allah bizim ne yapacağımızı biliyor ise, bizi neden dünyaya gönderdi? Mesela bir öğretmen sınavın sonucunu bilirse, sınavın anlamı olmaz... Yani Allah sonumuzu biliyorsa neden buradayız?

    Allah, bu kâinatı yaratırken, bizim küçük aklımızın mühendisliğine göre değil, kendi sonsuz hikmetine göre tanzim etmiştir. Aklımızın her şeye ermemesi normaldir. Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler, diye
    yarattım.‛(Zariyat, 51/56) mealindeki ayette yaratılışımızın
    gayesi belirtilmektedir.
    Adalet kavramı -öngörülerle değil- uygulamalara göre tespit edilir. Buna göre; Bir öğretmen düşünün ki, -kerametine veya ferasetine yahut bir yıl önceki tecrübesine dayanarak- A ve B adlı iki öğrencisinin yeni kayıtlarını yaparken onlara der ki; ‚Ben B’nin sınıfta kalacağını, A’nın da sınıfı birincilikle geçeceğini biliyorum.‛ demiş olsa, bu kesin bilgisine rağmen çocuklara ‚Madem işin sonu bellidir, okula devam etmenize gerek yok!..” şeklinde bir teklifte bulunabilir mi?

    Böyle bir teklif öğrenciler tarafından hoş karşılanmayacağı açıktır. Yapılacak
    şey, adaletin tecellisi için her iki öğrenciye de fırsat eşitliği tanımak, onlara okula devam imkânını sağlamaktır. Eğer sene sonunda sınıfta kalan öğrenci itiraz edip “Öğretmenim! Sen durumumu bildiğin için ben sınıfta kaldım.” diye bir hezeyanda bulunsa, elbette hocasının cevabı kolaydır: İlim sıfatı, kuvvet/kudret sıfatı gibi değildir, onun yaptırım gücü yoktur. Yani; ben bildiğim için siz sınıfta kalmadınız. Siz sınıfta kalıyor olacağınızdan ben bildim. Çünkü ilim maluma tabidir. Bir şey nasıl olacaksa, öyle bilinir. Faraza ben
    bilmeseydim, sen yine sınıfta kalacaktın. Çünkü bilgimle seni sınıfta kalmaya zorlamadım, bilakis herkese tanıdığım imkanları sana da tanıdım. Cehaletinin ve tembelliğinin faturasını hocaya çıkarmak büyük bir küstahlıktır‛ diyecektir.

    Kur’an’da kadın ve erkek niçin eşit değil? Kadın-erkek eşitliği söz konusu mudur?
    Önce şunu belirtelim:
    Cenâb-ı Hak huzûrunda kadın ve erkek, müsâvîdirler. Kadın ile erkek; îman, ibâdet, mes’ûliyet hususlarında Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda tamamen eşittir. Erkek de kadın da îmân etmekle, namaz kılıp oruç tutmakla, zekât verip hacca gitmeklen mükelleftir. Şu âyet-i kerîmeler bu eşitliği iyice perçinler: Erkek olsun, kadın olsun, her kim de mü’min olarak sâlih ameller yaparsa; işte onlar, cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.‛ (Nisâ, 124; ayr. bk. Âl-i İmrân, 195; Nahl, 97; Mü’min, 40)

    Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, Tâata devam eden erkekler ve tâata devam eden kadınlar,
    Sâdık (doğru) erkekler ve sâdık kadınlar, Sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, Mütevâzı erkekler ve mütevâzı kadınlar, Sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, Oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, Irzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allâh’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya; İşte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.‛ (Ahzâb, 35)

    İslâm’da ise sâliha kadın, dünyanın en kıymetli nimetleri arasında sayılır. Cennetin, sâliha annelerin ayakları altında olduğu bildirilir. Fakat kadın ve erkek yaratılışta ve fıtratta eşit değildir. Birbirlerini tamamlar vaziyettedir. Vücut ve hissiyat bakımından da eşit değildirler. Bu sebeple, erkek ve kadın
    arasında içtimâî olarak fıtrata uygun bir vazife bölüşümü vardır. İslâm da fıtrî bir din olduğu için; hilkatte var olan bu fizîkî ve hissî farklılığı, erkek ve kadının hak ve vazifelerine yansıtmıştır. İşte onun için görev ve sorumlulukta eşitlik değil adalet gözetilmiştir. Kur'an, kadın ile erkeği insan olmaları
    bakımından eşit, değişik rolleri yönüyle de birbirini tamamlayan varlıklar olarak kabul eder. Akıl melekesiyle donatılan her iki cins de Allah’ın emir ve yasaklarına uyup kulluk görevini yerine getirmekten sorumlu tutulmaktır.
    Cevabı biraz daha detaylandırırsak şöyle diyebiliriz: Bu soruya hemen "evet" veya "hayır" demek çok zor. Çünkü, soru bu hâliyle yeterince açık değil. Onu bir başka soru ile açmak gerekiyor. "Nerede? Hangi konuda? Ne yönden?" gibi. Eğer, "hukukî açıdan" soruluyorsa, cevap
    olarak "evet" diyebiliriz. Eğer, her hususta denilirse, o zaman, bu soruya cevap vermeye gerek kalmayacaktır. Zira, cevabı sorunun içindedir.
    Madem ki, iki ayrı cinsten söz ediliyor; öyleyse mutlak eşitlik nasıl düşünülebilir?

    Kadınla erkeğin eşit oldukları sahalar bulunduğu gibi,
    erkeğin kadını çok gerilerde bıraktığı, yahut onun çok gerisinde
    kaldığı sahalar da mevcut. Onun için, meseleyi sadece bir tek
    madde çözümlemek mümkün değil.
    Şayet, "Kadınla erkek arasında iyi insan, üstün insan olma noktasında bir fark var mıdır?" diye sorulursa, o zaman şunu hemen belirtmek isteriz: Hakimiyet başka, üstünlük ve fazilet daha başkadır. Bu ikincisinde hemen çalakalem şu yahut bu üstündür, demek çok zordur. Çünkü, kadın olsun erkek olsun, her insan Allah ın kuludur. O, hangi kulunu üstün tutuyor, daha çok seviyorsa ve hangi kulundan razı ise üstünlük ancak onundur. İlahi ferman olan Kur'an'a baktığımızda, üstünlük  ölçüsü olarak, karşımıza cinsiyetin değil takvanın çıktığını görüyoruz. Evet, Allah indinde üstünlüğün ölçüsü takvadır.
    Nedir takva? En kısa ifadesiyle Allah'tan korkmak, günahlardan sakınmak, Onun razı olmadığı hareket, tavır, hâl ve sözlerden uzak durmak. Onun rızasına ermeyi en büyük maksat bilip, bunu kaybetmekten son derece korkmak. İşte, kim böyle yaparsa üstün insan, faziletli insan odur. Bu noktada
    cinsiyete itibar edilmemiştir.

    Takva dendi mi hemen salih ameli hatırlıyoruz. Salih amel, yani, hayırlı, güzel işler görmek. Onda da cinsiyete itibar edilmiyor. Mesela, okunan her Kur'an harfine karşılık on sevap verilmişse, bu bütün insanlar için böyledir. Kadına daha az, erkeğe daha çok sevap söz konusu değil.

    Soruyu bir de psikolojik yönden ele alabilir ve şöyle
    sorabiliriz: Kadınla erkek arasında psikolojik yönden farklılık
    var mıdır?
    Bu soruya hiç tereddüt etmeden "elbette" diye cevap veririz. Kadınla erkek arasındaki psikolojik farklılık kendini çocukluk çağından itibaren göstermeye başlar. Erkek ve kız çocukların oyuncakları farklıdır. Bir kız çocuğu en çok oyuncak bebekleri sever. Henüz evlilik nedir bilmediği o yaşlarda, bebeklerini
    bağrına basar, öper, elbiselerini değiştirir, beşikte sallar ve uyutur. Günün büyük bir kısmını onlarla geçirir. Erkek çocuk ise, taksi, uçak, tabanca gibi oyuncaklara daha fazla rağbet gösterir.

    Bu çocuklar büyüdüklerinde bu defa, sohbetleri değişir. Erkeklerin toplantılarında daha çok, iş hayatı yahut politika konuşulurken, kadınlarda ön sırayı ev eşyaları ve örgüler alır. Kabiliyet yönünden de iki cins arasında bariz bir farkvar. Erkek, terkip ve tahlilde, kadın ise taklit ve ezberde daha
    ileri. Bir misal ile anlatmak gerekirse; erkek bir mimari eseri
    ortaya koymakta, onun bütün bölümlerini güzelce  yerleştirmekte, kadından daha ileri. Kadın ise, o eserin herhangi bir bölmesini ince nakışlarla süslemekte erkekten çok daha hassas.

    Erkek dış aleme daha açık. Şefkatte kadından geri, ama
    teşebbüs kabiliyetinde ileri. Kadın ise erkeğe nispeten daha içe
    dönük. Bunun en büyük faydası, yavrusuna ve yuvasına göstereceği ihtimam.
    Bu iki cinsin zafiyetleri de farklılık gösteriyor: Erkekte, tahakküm ve baskı hastalığı mevcut. Kadında ise, gösteriş ve desinler belâsı.

    Kadının en bariz bir özelliği de hassasiyetidir. Buna "teessürilik" deniliyor. Kadın, çevreden etkilenmekte erkekten daha hassas. Dolayısıyla, telkine
    kapılmaya, aldatılmaya ondan daha müsait. Kadında sezgi gücü, erkekten çok kuvvetli. Değişikliğe ondan daha çok ihtiyaç duymakta, yenilik ve heyecana daha açık. Vücut büyüklüğü itibariyle ve güç ile kuvvet yönünden, kadın erkekten genellikle daha geri. Bunun neticesi olarak, sığınma ihtiyacı kadında kendini daha fazla hissettiriyor. Ama bazılarında bu ihtiyaç, aşağılık kompleksine dönüşüyor; bu da erkeklik kompleksi olarak kendini gösteriyor.
    Kadın, hayat arkadaşına (ona nispetle) daha çok
    bağlı. Ondan daha vefalı. Dünya sevgisinde erkekten çok ileri.
    Kadını bu psikolojisi içinde değerlendirmek ve onun
    erkekleşmesine değil, ideal bir kadın olmasına çalışmak gerekir.
    Etrafımıza şöyle bir göz atalım: Bütün canlılarda bedenler ve
    ruhlar arasında mükemmel bir uygunluk var. Ceylan ruhunu,
    aslan bedenine sokmak ve onu aslanca davranmaya zorlamak,
    en başta o sevimli ruha zarar verir. Her kükreyişte ruhundaki
    letafetten birazını kaybeder; her hamlede kendi öz
    güzelliğinden bir parçayı harap eder. Kadın ve erkek eşitliği
    diyerek kadını erkekçe davranışlara itmek de en başta kadına
    zarar verir.
    Aslında, bu vadide gösterilen kasıtlı ve yoğun faaliyetler, bir
    bakıma hiçbir şeyi değiştirememiştir. "Hüküm çoğunluğa göre
    verilir." kaidesinden hareketle şöyle diyebiliriz:
    Kadınlar yine fabrikatör olmaktan çok işçi, hâkim olmaktan
    çok kâtip, amir olmaktan çok sekreter, pilot olmaktan çok
    hostes, patron olmaktan çok tezgâhtardırlar. Zira, yaratılışı
    değiştirmek mümkün değildir.
    Maalesef, kadına lâyık olduğu yeri bir türlü veremedik. Ya
    onun rızkı bize bağlıymışçasına, kendisine aşırı derecede
    hükmetmeye kalktık, ona haksız muamelelerde bulunduk,
    yahut, kendisine çok fazla fırsat verdik, onu erkekliğe
    heveslendirdik ve mahvettik.34
    Son olarak bir yazıyı daha paylaşıp bitirelim:
    Bazılarının zan ve iddia ettiği gibi, İslam kadını asla ikinci
    sınıf bir varlık gibi düşünmemekte ve onu temel insan
    haklarından mahrum etmemektedir. Aslında her şeyi çift
    yaratan ve bu çiftlerle birbirini tamamlayan ve bir bütün
    oluşturan Cenab-ı Hak, insanı da erkek ve dişiden ibaret, ikili
    bir bütün olarak var etmiştir. Yaratılış hikmetlerine uygun
    şekilde fizyolojik ve psikolojik (bedeni ve ruhi) yapılarında,
    tabii olarak bazı farklılıklar bulunmakla beraber, Kur’an
    nazarında kadın ve erkek eşittir.

    Evet, kadın ve erkek:
    1- ‚Kulluk‛ta ve ‚Kıymet‛te eşittir:
    “Şüphesiz Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü'min
    erkekler ve mü'min kadınlar, itaatkâr erkekler ve itaatkâr kadınlar,
    sadık erkekler ve sadık kadınlar, sabırlı erkekler ve sabırlı kadınlar,