Birinci gün iğneyi kendimize yani medyaya batırmıştık. Bugün ise çuvaldızı başkalarına batırma vakti. Kadına şiddet ve aile konusunda en çok tartışılan konulardan biri de İstanbul Sözleşmesi. Bir kesim sözleşmenin bizim kültürümüze uygun olmadığını ve aileye büyük darbe vurduğunu savunurken; bir kesim ise sözleşmenin faydaları da olduğunu ancak düzenlemeler yapılabileceğini söylüyor.

İstanbul Sözleşmesi’nin iptali şiddeti bitirecek mi?

2011 yılında imzalanmış ve yaptırımları konusunda kimsenin nasıl bir etkisi olduğunu bilmediği bir anlaşmayı tüm şiddetin sebebi olarak göstermek en basit tabirle kolaycılık olur. Tüm sosyolojik değişimleri görmezden gelerek tek bir anlaşmayı tüm şiddetin sebebi göstermek her şeyden önce mantıklı görünmüyor. Gerçekten beklediğimiz, bu anlaşmanın hangi maddesinin hangi yönüyle şiddeti artırdığının iddia makamlarınca detaylı olarak açıklanarak aydınlatılmamızdır. Yani bu anlaşma iptal edilirse bu ülkede şiddet ve boşanma hemen bitecek midir?

Hiçbir konuda tarafların argümanlarını dinlemeden karar verme taraftarı değilim. Burada da sloganik cümleler, aile yıkılıyor seslendirmeleriyle var olan bir ayrışmanın biteceğine inanmıyorum. Kaldı ki, bu anlaşma tartışılmaz, kesinlikle uyulması gereken bir anlaşma değildir. Şiddetin kime yönelik olursa olsun uygulanmaması gerektiğini düşünüyoruz.

Bugüne kadar Müslümanların değerlerini savunduğunu, bu değerler uğrunda mücadele ettiğini zannettiğimiz kişiler; bugün karşımıza çıkmış İslâm’ın hükümlerini köhneleşmiş göstererek, Müslümanlara acizlik kompleksi aşılayarak, küfür nizamının hükümlerini güzelleştirerek ve savunarak, “çağdaş sorunlara” “çağdaş çözümler” sunarak sömürgeci kâfir Batı’nın üzerimizdeki tahakkümünü sağlamlaştırmaya çalışıyorlar.

‘Erkekleştirilmeye çalışılan bir kadın profili’ne hizmet ediyor

İstanbul Sözleşmesi’nin bütününe, tarafsız bir gözle bakıldığında “ifade biçimi”nin önemini idrak etmek mümkün. Şüphesiz haklıya hakkını teslim bir insanlık borcu ve sözleşme güzel amaçlarla yola çıkan bir sancının ürünü fakat metinde yer alan “kadına karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak”, “kadınlarla erkekler arasında önemli ölçüde eşitliği yaygınlaştırmak” “bütüncül bir yaklaşımın benimsenmesi maksadıyla” tarzı ifadelerin, kadınla erkeğin arasındaki fıtrat farkının silinmesine yönelik intiba oluşturduğu muhakkak. Sözleşmenin tamamının her anlamda erkekleştirmeye çalışılan bir kadın profiline hizmet ettiğini söylersek haksızlık etmiş sayılmayız. İnsanlık ayıbı olan maddî, manevî ve toplumsal şiddetin artışındaki sebeplere eğilmek ve gönüllerin inkişafını merkeze alan bir eğitim metodu geliştirme gâyesi ile yola çıkmak daha sağlıklı olmaz mı?

Bu yetmezmiş gibi kendilerine itiraz eden din kardeşlerini hain ilan ediyor; ötekileştirmeye ve Ümmeti bir kez daha bölmeye çalışıyorlar zira kendilerini diğer insanlardan üstün görme hakkına sahip olduklarını düşünüyorlar. Bu hakkı ise bugüne kadar müptelası oldukları Batılı fikirlerden tahriç ediyorlar. Oysa Müslümanlar takva ile birbirinden üstündür. Takva ise Allah’ın hükümlerine sıkıca bağlanmakla meydana gelir. Birbirine hakkı ve sabrı tavsiye etmekle meydana gelir! Müslümanlar aralarında çıkan anlaşmazlıkları Kur’an ve Sünnet’e başvurarak giderirler:

فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّىٰ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا۟ فِىٓ أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا۟ تَسْلِيمًا

“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan herhangi bir anlaşmazlıkta seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” [Nisa Suresi 65]

Müslümanları tedirgin ve rahatsız eden İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesini istemelerinin nedenine gelince; İstanbul Sözleşmesi (diğer sözleşmeler gibi); kadınların kadın olduğu için şiddete uğradığını savunuyor. Bu şiddetin örf, âdet, gelenek ve tüm diğer uygulamalardan (dini uygulamalardan yani) kaynaklanan kadın ve erkek arasındaki eşitsizlikten doğduğunu iddia ederek bunun toplumsal cinsiyet eşitliğiyle ortadan kaldırılacağını iddia ediyor. Buna ilaveten 12/1. Maddesinde kalıplaşmış cinsiyet rollerinin devlet eliyle, yani devletin kurumları, kanunları, eğitim ve medya başta olmak üzere toplumsal kültürlendirme araçlarıyla ortadan kaldırılmasını talep ediyor.

Bu maddeyi okuyan her aklıselim Müslüman “kalıp rollerden” kastın, İslâm’ın kadın ve erkek için biçilmiş roller olduğunu kolayca anlayabiliyor. Yani bu sözleşme Müslüman toplum için kendi dininden kaynaklı rollerin değil, Sözleşme’nin 3/c Maddesi’ndeki “Toplumsal Cinsiyet” tanımında ifade edilen “Belirli bir toplumun kadınlar ve erkekler için uygun gördüğü sosyal olarak inşâ edilen roller, davranışlar, etkinlikler ve yaklaşımlar…”ın geçerli olmasını istiyor. Ki bu rollerin, kadın ve erkekten başkası anlamına geldiğini de yine aynı sözleşmenin 4/1. Maddesinde, “Devletler cinsel yönelimi yasal güvence altına alır” derken ifade etmiş oluyor. Aslında bu sözleşme ile maksadın, kadının kadın olarak kalması, erkeğin erkek olarak kalması olmadığını anlamak için yüksek lisans okumak gerekmiyor.

İlginç olanı ise bu sözleşmenin Avrupa ülkelerinde çok daha sonra uygulamaya geçmiş olmasıdır. Örneğin; Almanya bu sözleşmeyi ilk imzalayan ülkelerden birisi olmasına rağmen, ancak Şubat 2018’de yürürlüğe koydu. Koyu Katolik tebaaya sahip Hırvatistan, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti gibi ülkeler de yıllarca bu sözleşmeye direndiler veya hâlâ direnmekteler. Hatta Çekya’da halk ve toplum liderleri; cinsiyet eşitliği önyargılarının geleneksel ve kültürel davranış şekillerini ve aile yapılarını tehdit ettiğini, kadın ve erkek cinsiyetlerini ortadan kaldıracağını anlamış ve sokaklarda haftalar süren protestolar yapılmıştır. Buradan anlaşılan “İstanbul Sözleşmesi”nin hedefinde Müslümanların olduğudur. Zira sözleşmenin Türkiye başta olmak üzere diğer Müslüman beldelerdeki uygulaması AB tarafından dikkatli şekilde takip ediliyor. AB fonları ile uygulama projeleri destekleniyor. Yani hedef, Batılı aileyi çökertmek değil -zira o zaten çökmüş durumda-, hedef, Müslüman aileyi çökertmek!

Başta söz verdiğim gibi Müslümanların kaygılarının nereden kaynaklandığını açıklayacak bilgileri makalemin sonunda ekliyorum…

Tam adıyla “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”, 11 Mayıs 2011’de Avrupa Konseyi tarafından kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele amacıyla İstanbul’da imzaya açılmış, Türkiye 12 Mart 2012’de sözleşmeyi onaylayan ilk ülke olmuştur.

İstanbul Sözleşmesi’ne daha yakından bakmadan önce Avrupa Konseyi hakkında da bir iki bilgi vermek yerinde olacaktır. Avrupa Konseyi 1990’lı yıllardan beri kadına karşı şiddet konusunda birçok girişimde bulunmuştur. Bu girişimler sonucunda Avrupa Konseyi’ne üye devletler; 2002 Rec(2002)5 sayılı Tavsiye Kararı’nı, Toplumsal Cinsiyet Standartları ve mekanizmalarına ilişkin CM/Rec(2007)12 sayılı Tavsiye Kararı’nı ve ilgili diğer tavsiye kararlarını benimsemiş ve 2006-2008 yıllarında tüm Avrupa’da ev içi şiddet dâhil kadına karşı şiddetle mücadele kampanyası yürütmüşlerdir. Benzer şekilde “Kadına Karşı Her Türlü Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (CEDAW)”, Pekin Deklarasyonu ve Batı kaynaklı birçok uluslararası sözleşme de yapılmıştır. Ancak bu sözleşmelerin hiçbirisi Avrupa ülkeleri başta olmak üzere ABD, Avustralya ve Rusya’da kadına karşı şiddeti ortadan kaldıramamış aksine durumun daha kötüye gittiğini BM bizzat kendisi ifade etmiştir. Dünya çapında kadınların yüzde 35’i ya fiziksel ya da cinsel anlamda yakın eş veya yakın olmayan eş/partnerden cinsel şiddet görmüş durumdadır. BM’nin “Pekin+20” kampanya sayfası şöyle diyor: “1993 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi bu salgına karşı bir eylem çerçevesi sunmuştur. Ancak 20 yıldan fazla bir süre sonra, 3 kadından 1’i hâlâ çoğunlukla aile içi fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalmaktadır.”[4]

Hatta Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine en yüksek oranda sahip çıkan ülkeler; kadına karşı şiddette dünya çapında başı çeken ülkeler olarak literatüre “Nordic Paradox” olarak geçmişlerdir.

Kadını korumak ancak eğitimle adım adım olur

İstanbul Sözleşmesi genel olarak bakıldığında kadına şiddetin önlenmesi ve kadının ülke geleceği ve bireysel geleceği açısından güçlendirilmesine yönelik olumlu bir görüntü veriyor. Kanunlar, sloganlar, sivil toplum kuruluşları, tv programları ve daha pek çok şey ne yazık ki kadına şiddetin önüne tam olarak geçemiyor. Çünkü siz sözleşme kanun ceza ne kadar bağlayıcı unsuru kullanırsanız kullanın öldürmeyi kafaya koyan bir koca, bu sonuca bir şekilde ulaşıyor. Tehditlerle yaşayan her kadının başına hayatı boyunca bir polis ne yazık ki konamıyor. Kadın katili ile karşı karşıya kaldığında ise “İstanbul Sözleşmesi var, beni öldüremezsin!” gibi bir kalkan ne yazık ki kullanamıyor. İstanbul Sözleşmesindeki kararları kabul ettirmek yerine toplumun temeline inip eğitimle adım adım iç dinamik olarak toplumun ruhuna kazandırmak şart. Resmiyetteki bağlayıcı unsurlar ve kanunlar kadar bu düzenlemelere hazır bulunuşluğu olan bir toplum inşa etmek gerekir diye düşünüyorum.

Sözleşme aileyi koruyucu şekilde yeniden düzenlenmeli

Kadına yönelik şiddet ile İstanbul Sözleşmesi arasında doğrudan bir ilişki olduğunu düşünmüyorum. 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi’nden önce de kadına yönelik şiddet, toplumsal bir olgu olarak hep vardı. Tam adı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan söz konusu sözleşmenin odak noktası “şiddet” olgusu olduğundan bu konuya dair ayrıntılı düzenlemeler getirmiştir. Temel olarak “toplumsal cinsiyet eşitliği” ilkesine dayanan İstanbul Sözleşmesi’nin toplumsal kırılmalara da yol açabileceğini düşünüyorum. Dolayısıyla kadına yönelik şiddetin önlenmesinde pek de etkisi olmayan bu sözleşmenin aileyi koruyucu bir şekilde yeniden düzenlenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

İstanbul Sözleşmesi kadını korurken, aileyi ortadan kaldırıyor

Kadına karşı şiddetin önlenmesinde hukuki bağlayıcılığı bulunan ilk uluslararası belge niteliğini taşıyan İstanbul Sözleşmesi 11 Mayıs 2011 tarihinde imzaya açılmış, TBMM tarafından 14 Mart 2012'de kabul edilmiş, böylece Türkiye sözleşmeyi ilk onaylayan ülke olmuştur.  1 Şubat 2018 tarihinde de batının göbeği olan Almanya kabul etmiştir.

İstanbul Sözleşmesi’nin hedefi olarak “kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetten arınmış bir Avrupa yaratmak” olduğu da belirtilmektedir. Kelin merhemi olsa önce kendi başına çalar derler ya. Avrupa bu sorunların içinde zaten boğulmaktadır.

Kadınlarla erkekler arasında hukuki ve fiili eşitliğin gerçekleştirilmesinin kadına yönelik şiddetin ortadan kaldıracağı, ancak bu yasayla mümkün olacağını belirtilmekte lakin yaşanan acılar bunu doğrulamamakta,  kadınla erkeği karşı karşıya getirmektedir.

Sözleşme içindeki “Ev içi” derken aile kavramı ortadan kaldırılmakta, nikahsız beraberlikler meşrulaştırılmakta, cinsiyet ayrımı yapmayacağız diye Lut (a.s)’ın kavminin helâkına sebep olan nahoş durumun hoş görülmesi istenmekte, iffet kavramı unutulmakta, dini hassasiyetimizle alay edilmektedir.

Evinden yaka paça çocuklarının önünde çıkarılan, evinin etrafına yaklaştırılmayan, kadın af etse de yasa tarafından af edilmeyip kamu olayı olarak görülen, çocukların en büyük travması olabilecek durumlara sebep olacak İstanbul sözleşmesi üzerinde kendi dini değerlerimiz üzerinden düzenlemeler yapılmalıdır.

Hatırlarsanız, 1987 yılında “Dayağa Karşı Kadın Yürüyüşü” ile başlayan kadın hareketleri boy göstermişti.

Türkiye’nin 1985 yılında imzaladığı “Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) bu anlamda imzalanan ilk anlaşmaydı.

CEDAW sözleşmeler arasında özellikle kadınların insan haklarını ve toplumsal cinsiyet eşitliğini odağına alan tek sözleşmedir.

İstanbul Sözleşmesi de 2011 yılında imzalandı. Ne var ki CEDAW da İstanbul Sözleşmesi de kadına yönelik şiddet konusunda yaraya merhem olamadı.

İstanbul Sözleşmesi’nde geçen; “... taraflar, kadın erkek için kalıp rollere dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alır...”

“Taraflar; kültür, gelenek, görenek, din veya sözde ’namusun’ işbu sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi için gerekçe oluşturmamasını sağlar.”(Md.12-5) türünden maddelerle mesele iyice karmaşıklaşmıştır.

Oysa kadına şiddet konusunda temel mesele “zihniyet” meselesidir. Kadına, “insanca” yaklaşamama sorunudur.

Prof. Dr. Sefa Saygılı (Psikiyatrist – Yazar)

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 şiddeti körüklüyor

Feminist önderlerin çıkarttırdıklarını iddia ettikleri yasaların yürürlük ve uygulama sürecinde, iddia ettiklerinin aksine kadına yönelik şiddet artarak devam etmektedir. Kadını şiddetten koruma gayesiyle hazırlandığı ileri sürülen 6284 sayılı yasanın yürürlük tarihinden önce yılda 100 civarında olan cinayet sayısı günümüzde maalesef yılda 500 civarına yükselmiştir.

Ayrıca şiddet yeni bir boyuta eğrilmiştir. Cinayet işleyen kişilerden birçoğunun aynı zamanda kendi canına da kıydığını görüyoruz. Bu kapsamda (son 10 yılda) intihar sayısı 1000’e yaklaşmıştır. 6284 sayılı yasa gereğince yılda 500.000 civarında verilen tedbir/uzaklaştırma kararları uzlaşmayı değil öfkeyi ve şiddeti artırmaktadır.

Bu rakamlardan anlaşıldığına göre; İstanbul Sözleşmesi ve 6284 nolu yasa kesinlikle fayda sağlamadığı gibi kadına şiddeti artırıcı bir etkisinin olduğunu söylemeliyim. Rakamlar da bunu doğruluyor. Cinayetler giderek artıyor. Hatta ardından intihar olayları geliyor. Bu çok tehlikeli bir gidişattır.

Prof. Dr. Burhanettin Can (SEKAM Yönetim Kurulu Başkanı)

İstanbul Sözleşmesi bizim toplum kodlarımızı bozmuştur

Bu sorunun cevabını salt İstanbul Sözleşmesi metni üzerinden değil, İstanbul Sözleşmesi’ni referans alarak hazırlanmış olan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine dair kanunu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu ve uluslararası sözleşme olan CEDAW’i göz önüne alarak cevaplandırmak gerekmektedir.

Bu sözleşme ve yasaların tümünü göz önüne aldığımızda kadına yönelik şiddetin artması ile İstanbul Sözleşmesi arasında ciddi ilişki vardır. İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddetin engellenmesi noktasında fayda sağlamamış aksine aileye ciddi bir darbe vurmuştur. Olumsuzlukların olumsuzlukları desteklemesi/beslemesi (“Pozitif Geri Besleme”) bağlamında bir etki yaparak şiddetin daha da artmasını sağlamıştır. Bambaşka bir inanç sistemi, kültür ve medeniyet kodlarına göre hazırlanmış olan yasa veya sözleşmelerin, çok farklı kültür ve medeniyet kodlarına, inanç ve ahlâk sistemine inanan ve ona göre yaşamaya çalışan toplumumuza uygulanması ile ortaya çıkan değer çatışması ve bunun neden olduğu melez değer sistemi ile bunun da neden olduğu akışkan kimlikler vakası, sosyal şizofreni dediğimiz bir durum meydana getirmiş, insanların istikametlerini şaşırmasına, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemez hale gelmesine sebep olmuştur. Dahası, söz konusu sözleşme ve yasalar kapsamında fiziksel şiddet, ekonomik şiddet, cinsel şiddet, sözel şiddet ve psikolojik şiddet tanımları muğlak ve çerçevesi belirgin olmadığı gibi eşik seviyeleri de çok aşağıya çekilmiştir. Türkiye’de birçok bölgede doğal karşılanan konuşmalar bu yasalara göre şiddettir. Psikolojik şiddet ve sözel şiddet tanımlamaları ile ahlâk sisteminin benimsediği müeyyide, baskı sistemi, şiddet kapsamına sokulmuş olmaktadır. Dahası Sözleşme ve ilgili yasalar, zina, fuhuş, eşcinselliği meşru kabul etmektedir. Bu konularda ortaya konacak tüm tepkiler, şiddet olarak nitelendirilmekte ve muhatapların cezalandırılması istenmektedir.

Karı koca arasında arabuluculuk sistemi yasaklanmakta; şikâyet bir kez yapıldıktan sonra bir daha geri alınamamaktadır. Aile mahremiyeti yıkılmakta, her şeye devletin müdahil olması istenmektedir. Ayrıca 6284 sayılı Yasa ve uygulama yönetmeliğinde “Tedbir kararı almak için şiddet uygulandığına dair, belge veya delil aranmaması” maddesinin var olması sonucunda, bir hukuk cinayeti olarak, sorgusuz sualsiz bir şekilde erkek evinden uzaklaştırılmaktadır. Babanın evden uzaklaştırılması, geri besleme etkisi yaparak şiddeti daha da fazla tetiklemektedir.  Evden uzaklaştırılan bir babanın çocuklarını görmesinde çıkarılan zorluklar, şiddeti tetikleyen bir başka faktördür. Ekonomik durumu iyi olmayan bir babanın girdiği stres ve bunalım, şiddeti daha da körüklemektedir.

Partner yaşam (Dost/metres hayatı) mevcut yasalara göre meşrulaşmış, aile olarak kabul edilmiş, böylelikle aile kavramındaki kutsiyet yıkılmıştır.

En son düşünülmesi gereken boşanma, ilk akla gelen çözüm olmaya başlamıştır. Bütün bunlar, genç nesilde evliliğe karşı korku meydana getirmiş, evlenme yaşı 27-28 düzlemine tırmanmıştır. Var olan yasalar, bir taraftan şiddeti tırmandırırken diğer taraftan evliliğe karşı isteksizliği körüklemektedir.

Doçent Dr. Ali Akben (Uzman Nörolog - Yazar)

Kadına şiddetin acımasız provokatörü bu sözleşmedir

Kadına şiddetin acımasız provokatörünün İstanbul sözleşmesi olduğunu hep söyleyip durdum ve bu kanun kaldırılıncaya kadar bu tutumumu her bulduğum zeminde yüksek sesle dillendirmeye devam edeceğim.

Kanunun müsebbiblerinin kendilerini savunmak yerine yıllar geçtikçe sebep oldukları acı gerçeği görmelerini ve yaptıkları affedilmez hatadan dönme erdemini göstermelerini bekliyorum.

Muhammed Özkılınç (İlahiyatçı)

Sözleşme aileye dinamit değil bombardımandır

İstanbul sözleşmesi kadına şiddeti tam tersine körüklemiştir. Güya bu sözleşmede bu konuda istatistiki araştırmalar da yapıp kamuoyuyla paylaşmak da var ama bunu yapmıyorlar veya yaptıkları araştırmaların sonuçlarını paylaşmıyorlar. Çünkü onlar da biliyorlar ki, İstanbul sözleşmesinden sonra kadına şiddet, onlarca kat artmıştır.

İşin ehli olanların açıkladıklarına göre, şu an mahkemelerde görülmeyi bekleyen tomar tomar dosyaların % 48 i boşanma dosyalarıdır. İstanbul sözleşmesi aileye dinamit değil, bombardımandır. Yıllardır AİLE YIKILIRSA ÜMMET YIKILI diye feryat ediyoruz. Anca sesimizi duyuramıyoruz. Yetkili ve etkili kim varsa bir baksınlar. Batıda bu gibi düzenlemeler nedeniyle aile yok olmuştur. Aile yok olduğu için, batı yok oluşa doğru hızla yol almaktadır. Batılı devletlerden dördü dışında geri kalanlar bu nedenle bu “lanetli İstanbul sözleşmesini” imzalamamışlardır. Ama artık onlar için çok geç…