KADINA ŞİDDET VE MEDYA

Bugünün konusu “kadına şiddet ve medya”. Sorumuz ise şöyle: Medya sesli, görüntülü, fotoğraflı ve diğer detayları vererek yaptığı yayınlar ile kadına şiddeti engelleme yönünde bir bilinç oluşmasına mı hizmet ediyor; yoksa tam tersine kadına şiddetin yayılmasına mı yol açıyor?

Mesele şu ki kadını ya da erkeği güçlendirmek yerine toplumsal iletişimi, aile iletişimini güçlendirelim. Sevgi dilini saygı üslubunu yaygınlaştıralım o zaman değil şiddet kavga bile kalmaz.

Siyasi ve toplumsal olarak kadın ve erkeğin haklarının “eşitlik” ilkesinden ziyade “adalet” ilkesine göre değerlendirilmesi, alınacak kararların ve siyasi, toplumsal, hukuki vs. uygulamaların “adalet” ilkesine göre yapılması gerekir.

Tümüyle eşit olmak değil; ruhsal ve bedensel farklı özellikleri dikkate alınarak bazı yasal düzenlemelerin yapılmasıdır istenen, “adaletli tutum” da farklılıkların es geçilmediği bir düzlemde gerçekleştirilebilir.

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostları/yardımcılarıdır. (beraberce) İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe 9/71)

Yaratan, erkeğe erkekçe özellikler, kadına da kadınca özellikler vermiştir. Bu çiftin her biri kendi özellikleriyle değerlidir, saygındır, üstündür. Ama birbirlerinden üstünlükleri, yaratılıştan olan bu özellikleriyle değildir. Allah (cc) yanındaki üstünlükse sadece yaratana kulluk, onun emirlerine teslimiyet ve takvayladır.

Allah, bildiğimiz ve bilmediğimiz her şeyi eş (parite) olarak yaratmıştır (Kur’an sure/ayet no: 4/1; 16/72; 30/20, 21; 22/5; 40/67; 6/95-98; 75/39; 78/8; 35/11; 42/11). Meseleyi kadın ve erkek açısından ele aldığımızda Rum suresinin 21. ayetinin özellikle değerlendirilmesi gerekir:

 

“[30.21] Onda 'sükûn bulup-durulmanız' için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, Onun ayetlerindendir. Hiç şüphe yok ki bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.”

Rum suresinin 21. ayetinde Allah, çift/eş yaratma yasasının bir gereği olarak kadın ve erkeği de eş olarak yaratmış ve aralarına bir çekim, cazibe kuvveti var etmiştir. Kadın ve erkek arasındaki çekim kuvveti, nikâhın sağladığı evlilikle meşruiyet kazanmakta, meveddet, sevgi ve şefkat şeklinde tecelli etmektedir. Yaratılış yasasına göre kadın ve erkek birbirinin rakibi veya düşmanı değil, birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar. Kadın ve erkek birbirlerinin eksikliklerini tamamlayacak özelliklerde yaratılmışlardır. Kadının sol beyin lobu, erkeğin sağ beyin lobu gelişmiş olduğundan dolayı kadınlarda duygusal zekâ, erkeklerde ise sayısal zekâ gelişmiştir. Evlilikle birlikte, gereği yapıldığı takdirde, kadın ve erkeğin birlikte mükemmelliğe gidişi sağlanmaktadır. O nedenle Bakara suresi 187. ayetinde “Kadın ve erkeğin birbirlerinin örtüsü, elbisesi” olduğu belirtilmektedir (2/187).

Kadın ve erkeğin birbirlerine göre fonksiyonel olarak üstünlükleri vardır, cinsiyet olarak değildir. Tevbe süresi 71.ayettinde “Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliğe emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Allah'a ve Resulüne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” denerek iman edenler, hiçbir cinsiyet ayırımı yapılmadan birbirlerinin velisi kılınmıştır.

Kur’an’a göre üstünlük takvadadır, cinsiyet ya da kavim farklılığında değildir: “Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Hiç şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, takvaca en ileride olanınızdır. Hiç şüphe yok Allah, bilendir, haber alandır.” (49/13)

Bu nedenle bizim inanç sistemimize, kültür ve medeniyet kodlarımıza göre erkek düşmanlığı ya da kadın düşmanlığı üzerine kurulu tüm zihniyet ve felsefi ekoller, gayrimeşrudur.

Asiye Türkan (Aile Danışmanı / Yazar)

'Kadın şiddeti en çok, en güvenilir olması gereken yerde görüyor'

Güçlünün daha doğrusu zorbanın mazlumu ezerken gerekli gerekçeyi oluşturduğunu, medyanın da hayatımızdaki etkin rolü göz önüne alınırsa medyanın Kadın ve erkek arasında daha büyük kutuplaşmaları oluşturduğu her birimizin malumudur.

Her görüntünün servis edilmesiyle aile facialarında medyanın bu şekilde kullanılması reyting sebebi olmuştur. Farkındalık ve duyarlılık oluşması ancak etkili bir eğitim ve bilinç üzerinden yapılmalıdır.

Avrupa’da şiddet oranı % 60-70 lerde iken 365 günde her güne bir cinayet düşerken, Alman sosyologların tespiti şu şekildedir. “Kadının en güvenilir olması gereken yer evi olması gerekirken en büyük şiddeti evinde görmektedir.”

Sabiha Doğan (Tarihçi / Akademisyen / Yazar)

'Denetimsiz yayınlar şiddeti teşvik ediyor'

Kadına yönelik şiddet ve cinayet görüntülerinin medyanın her alanında yayınlanması yazık ki şiddet pornografisine hizmet eden bir unsura dönüşmüş durumdadır. En kötü ve istenmez kabul edilen şiddet ve cinayet gibi evrensel bir suçun hikâyeleştirilip kamuoyuyla paylaşılması yazık ki kötü niyetli kişiler üzerinde teşvik edici etki oluşturabilmektedir. Şiddet ve cinayetin normalleşme, kanıksanma sorunu da bu tür görüntülerin pervasızca yayılmasının sonuçlarından biri.

Her cinayet ve şiddet vakasının yasak aşk, terk etme gibi insani merak duygularını harekete geçirici unsurlarla bezeyerek bir arkası yarın formatında sergileyen medya da şiddetin artmasına katkı sağlayan unsurlardan birini oluşturmaktadır. Kimi zaman katilin kimi zaman maktulün özne olarak kullanıldığı bu çirkin vakalar insanın merak duygusu harekete geçirilerek yayınlanarak tıklanma, okuna sayısı artırılırken sadist, psikopat, bağımlılar üzerinde de özendirici, teşvik edici bir rol oynamaktadır.

Öte yandan bu tür haberler toplumsal infial, etki oluşturduğundan harekete geçirme gücü de bulunmaktadır. Bir anda oluşan tepki, ilgili mekanizmalar, makamlar üzerinde baskı unsuru oluşturarak daha kolay, kesin, caydırıcı bir unsura dönüşebilmektedir. Sözgelimi Emine Bulut cinayeti görüntüler basına düşmese böyle bir sürece girer miydi?

Bununla birlikte bu tür görüntülerin kamuoyunda sıklıkla yer bulması yanlıştır ve sıkıntılı toplumsal sorunlara yol açar. Sadece şiddet ve cinayet haberleri değil trafik kazası gibi konularda haber yasağı getirilmesinin faydalı olacağına inanıyorum. 

Nuray Alper (Şair / Yazar)

'Şiddet içerikli fotoğrafların tekrarı hadiseyi normalleştiriyor'

Cenab-ı Hakk göze, kulağa, kalbe “alışmak” gibi bir özellik vermiş; böyle yazılmış kudret kaleminin emriyle fıtrat. Doğduğu andan itibaren edinimlerini “görüp izleyerek hayata geçirme” gibi doğal bir süreç üzerinden programlayan insan, algı dediğimiz idrâki bu yolla beslemiş. Dolayısıyla önce göz tanır, sonra tanıtır gönle. Resmi çekilen hadiselerin aynılığı, normalleşip sıradanlaşır bir virüs gibi sızdığı özde. Bizde dehşet ve acı duygusu uyandıran kimi karelerin zaman içinde o ilk etkiye neden olamaması ispatıdır bunun. Şiddet olaylarının üzücü resim kareleri ile afişe edilmesi, ısrarla tekrarlanması, adeta toplum hafızasına kazınan bir hüviyete büründürülmesi, onun normalleştirilmesine, bir süre sonra da kanıksanmasına neden oluyor. 

Emel Nermin Temel (Nesil Çocuk Yayınları Yayın Yönetmeni / Yazar)

'Temel sorun habercilik prensiplerinin gözetilmemesi'

Aslında buradaki temel sorun, rüzgâr esse grip olan bir toplum hâline gelmiş olmamız. Toplumsal reflekslerin dengede tutulması mühim olan. Medyanın bu konuyu haber yaptığı gün, sosyal medyada oluşan gündemler durumu daha fazla gürültülü hâle getiriyor. Herkes bir taraftan çekiştirince de toplumda patlamaya hazır bir bomba gibi dolaşan nihayetinde bir kadın üzerinde patlayan bir olgu hâline geliyor şiddet. Medya bunu haber yapıyor, yapmalı da. Ancak bunun şekli haber dili boyutunu aşıp durumun canlandırılmasına kadar giden hatta belki de özendirici boyutta yönelimlerin olduğu bir üslupla olmamalı. Diğer taraftan sosyal medyada cinayete kurban gitmiş bir kadının bu görüntüleri en detaylı şekilde yayılmamalı. Temel sorun bence habercilik prensipleri ve sosyal medyanın Türkiye’de kullanılma biçimi.

Hülya Sezen (Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni / Şair / Yazar)

'Kadına şiddet meşrulaştırılıyor'

Bir insana maddi ya da manevi yönden zarar vermek amacıyla girişilen her türlü hareket olarak tanımlayabileceğimiz şiddet olgusu, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde önemli bir problem teşkil etmektedir. Kadına yönelik şiddet ise tüm dünyada önemli bir problemdir. Sosyolojik açıdan düşündüğümüzde kadınlar üzerinde üstünlük sağlamak, onları belli şekillerde davranmaya zorlamak, maddi-manevi çıkar elde etmek gibi amaçlarla uygulanan şiddetin özel veya kamusal alanda (evde, aile bireyleri arasında, sokakta, toplu taşıma araçlarında, iş yerlerinde vs.) gerçekleşebildiğini görüyoruz. Günümüzde bireysel ya da toplumsal yaşantımızın neredeyse hemen her alanında çeşitli iletişim araçları büyük yer kaplıyor. Artık, medyanın genel olarak toplumu özel olarak da bireyi değiştirici ve dönüştürücü etkisini kabul etmek durumundayız. Dolayısıyla kadın ve erkeğin medyada nasıl temsil edildiği önemli bir husustur. Son zamanlarda medyada kadın cinayetleri ya da kadına yönelik şiddet haberleri çok sık görülmeye başladı. Bu haberlerde kadın, şiddetin çeşitli biçimlerine maruz kalan “kurban” olarak sunulurken erkek ise yalnızca psikolojik sorunları nedeniyle ya da kadınlar tarafından kışkırtıldığında şiddet eylemine yönelen “cani” olarak sunulmakta. Bu da kadına şiddeti engelleme yönünde bir bilinç oluşmasına hizmet etmekten ziyade şiddetin meşrulaştırılması tehlikesini doğuruyor maalesef.

Zeynep Sati Yalçın (Öğretmen / Yazar)

'İnsan bilinçaltına kaydettiği gördükleri anda uygulamaya koyabiliyor'

Öncelikle şunu ifade edeyim ki, sorular derin cevaplar isteyen tartışmaya açık kapsamlı sorular ve alan sınırlandırması yeterince açıklama yapmaya müsait değil.  Yalnız kadına değil, çocuğa, yaşlıya, hayvanlara hatta eşyalara ve doğaya karşı gerçekleştirilmiş şiddetin, cinayetlerin, her türlü kötü muamelenin, medyada detayları verilerek yayınlanmasının şiddetin dozunu artırdığını ve şiddetin daha çok yayılmasına yol açtığını düşünüyorum. Her şeyin hızla yarıştığı bir zamanın içindeyiz, yeterince düşünmeye, iyilik ve güzelliği fark etmeye, olayları tahlil etmeye yeterince zaman ayırmıyoruz. Sürekli bu tarz bir bombardıman altındayız, karar verme yetimizi elimizden almışlar gibi, her türlü hayat alanımızda kendimize has bir güzellik üretmek yerine sadece görüp duyduğumuzu uyguluyoruz. Psikolojik verilere göre bilinçaltı kayıtlarının beklenmeyen bir anda devreye girmesiyle insan; gördüğü, duyduğu, izlediği olay ve durumları uygulamaya koyabilmektedir. Bu tür haberlerin sürekli yaygınlaşması, normalleştirmeyle beraber yayılmasına da hizmet etmiş oluyor.

Prof. Dr. Sefa Saygılı (Psikiyatrist – Yazar)

'Şiddet içerikli yayınlar şiddeti artırıyor'

Kadına şiddeti artırıyor bence. Erkeklere sanki şiddet bir çözümmüş gibi gösterdiği gibi kadınlarda da erkeklere güvensizlik doğuruyor. Erkeğin en ufak bir davranışında kadın ‘acaba şiddete çevrilir mi?’ diye paniğe kapılıyor. Sonra şikâyet veya ters cevap vermeler derken boyut büyüyor.

Prof. Dr. Burhanettin Can (SEKAM Yönetim Kurulu Başkanı)

Medya üzerinden yürütülen ‘kampanya’lara dikkat!

Öncelikle konuya gösterdiğiniz hassasiyetten dolayı Milat Gazetesi ailesine teşekkür ediyor, yayın hayatınızda başarılar diliyorum.

Sorunuzu, sorunuzdaki iki boyutun dışında ve fakat bağlantılı üçüncü bir boyutta cevaplandırmak istiyorum. Türkiye’de tarihe dönüp baktığımızda bazı medya-sosyal medya üzerinden belli zamanlarda, çok ciddi ve yoğun kampanyalar başlatıldığını görmekteyiz:

Darbeler öncesi, Türkiye’de terör dalgasının yükseltildiği dönemler,
Türkiye ile Bölgesel ve Küresel güçler arasında arka planda ciddi gerilimler yaşandığı zamanlar,
Mecliste bazı yasalar, konular görüşüldüğünde ve bunların iç ve dış bazı güç odaklarının aleyhine sonuçlanma ihtimallerinin olduğu zamanlar…
Bütün darbelerden önce siyasi iktidarları yıpratmak amacıyla terör dalgası yükseltilmiştir. Bunun halk üzerinde bıkkınlık, yorgunluk meydana getirebilmesi için bazı medya kanalları bunları, sürekli manşetlerine taşıyarak birinci haber olmalarını sağlamıştır. Böylece halkta, ne olacaksa olsun psikolojisi oluşturulmuştur. Ordunun müdahalesi, kurtarıcı olarak görülmüş ve alkışlanmıştır. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel, “Her türlü imkân ve şartlar aynı iken 11 Eylül günü akan kan 12 Eylül günü nasıl durmuştur.” sorusu ile 12 Eylül darbecilerinden 3. Ordu Komutanı, Bedrettin Demirel’in “Biz darbe şartları olgunlaşsın diye bir yıl bekledik.” ifadesi, sürecin çok güzel bir özetidir. Bazı TV kanalları, sürekli yayın yaparak darbenin alt yapısına uygun bir kamuoyu oluşturmaya çalışmıştır.

Benzer şekilde Meclis’te bazı yasalar görüşülmeye başlandığında, bazı STK’lar, akademisyenler ve medya kanalları üzerinden, görüşülen yasaların kapsam alanı ile ilgili çok ciddi kampanyalar açılmıştır. Özellikle aile, kadına, çocuklara ve hayvanlara şiddet, Nükleer enerjiye geçme, altın, bakır çıkarma vb. ile ilgili yasalar çıkarılmak istendiğinde, Türkiye’de bazı medya ve STK’lar üzerinden, kendi bakış açılarına uymayan kesimleri, şahısları linç etmek amaçlı kampanyalar açılmıştır, açılmaktadır ve de açılacaktır.

Geçmişte aileden sorumlu ANAP’lı Devlet Bakanı Cemil Çiçek’in, “Flört zinadır.” demesi ile ilgili, Ak Partili Aile Bakanı Aliye Kavaf’ın “Eşcinsellik hastalıktır. Eşcinsellik temelli farklı aile modellerini kabul etmiyoruz.” tarzındaki açıklaması ile ilgili, Cemil İpekçi’nin bir televizyon programında “Aile demode olmuş bir kurumdur, çağ dışıdır, insanlar canlarının istediği şekilde cinsel isteklerini tatmin etmeli, eş cinsellik serbest olmalı” anlamına gelen ifadeler kullandığı zaman yapılan şikâyet üzerine RTÜK tarafından açılan soruşturma ile ilgili, medyada özel olarak linç kampanyası açılmıştır. Bunlar sadece ilk akla gelen örneklerdir.

Son yıllarda kadına, çocuğa ve hayvanlara şiddet, aile içi şiddet kapsamında, Meclis’te yasal görüşmeler olduğunda -şu an var- kadın, çocuk ve hayvanlarla ilgili şiddet ve cinayet haberlerinin öne çıkarılması ve onda yoğunlaşılması; istedikleri yasal düzenleme gerçekleştikten sonra hiçbir şey olmamış gibi sessizliğe bürünülmesi genel bir tespit olarak göz önüne alınmalıdır. 

Bu konu ile ilgili Şevket Rado tarafından Türkçe ’ye çevrilen “Fransa’da Basın Rezaletleri” kitabının okunmasında fayda vardır.

Ayrıca, çocuğa şiddet olgusu ile erkeklere, özellikle yaşlı erkeklere, şiddet olgusu niçin gerektiği gibi gündeme getirilmemektedir? Bu iki insan unsuruna kim tarafından ve niçin şiddet uygulanmaktadır?

Bu konuda da, Mücahit Gültekin ve Meryem Şahin’in, SEKAM yayınlarında çıkan “Türkiye’de ve Dünyada Kadına Şiddet” raporunun okunmasında fayda vardır.

Doçent Dr. Ali Akben (Uzman Nörolog - Yazar)

‘Soysuz medya’ya dikkat!

Ciddi bir soru ve sorunun en önemli bacaklarından bir tanesi kadına şiddet.Özellikle sosyal medya bu konuda başı çekiyor.

Medya dendiğinde toplumları ve insanları etkileyen çok geniş bir yelpazeden bahsedildiğini ve bakış açımızı duyurmada zengin bir zemininin olduğunun farkına vararak kadına şiddetteki rolünü önemsemeliyiz.

Gazete televizyon internet radyo sadece bunlar değil özellikle insanlar arasında çok kullanılan ve fısıltı gazeteciliği denilen bir iletişimin rolüde önemsenmeli.

Buna dedikodu cadı kazanı da diyebiliriz.Olmamış olgular üzerinden amatörce veya profesyonel olarak hayali olgu pazarlamak ve bunun üzerinden gerçekle ilgisi alakası olmayan satışlar yapmak.

Mişli müşlu kelimlerle başlayan bu tür dedikodular konu komşu arasında hatta şiddet sarmalının öznesi durumundaki partnerlerin kendi aralarında bile şüyu vukuundan beter sonuçlarla işi mahkemelere hatta mezara kadar götürebiliyor.

Kadına şiddetin acımasız provokatörünün İstanbul sözleşmesi olduğunu hep söyleyip durdum ve bu kanun kaldırılıncaya kadar bu tutumumu her bulduğum zeminde yüksek sesle dillendirmeye devam edeceğilm.

Kanunun müsebbiblerinin kendilerini savunmak yerine yıllar geçtikçe sebep oldukları acı gerçeği görmelerini ve yaptıkları affedilmez hatadan dönme erdemini göstermelerini bekliyorum.

Soysuz medya olarak isimledirdiğim sosyal medyanın özellikle üzerinde durmam gerek.İletişim için nerede ise olmazımız haline gelen bu soyu sopu kuruyasıca medya ile sadece kadın cinayetleri ,şiddet ve yuvalar değil bu hızla yaygımlaşmaya devam ederse devletler bile yıkılabilecek.

Arap baharı ,Fransa’daki sarı yelekliler hareketi ve hatta bizdeki son yıllarda yaşanılan gel gitlerde hep soysuz medyanın önemli rolü oldu.

Kadına şiddet gibi nedameli ve kanatılmaya müsait konularında ciddi potansiyel oluşturması mümkün.

Yerli veya yabancı dizilerde kullanılan kadın profillerinin rolünü yadırgayacak değilim elbet.Kadın fıtratına aykırı rol model olmak gibi bir figüran olarak dizilerin vaz geçilmezi ekemanı. Ancak esas rolünün dışında başka alanlarda başarıları ile öne çıkartılmak gibi bir garabet ister istemez onun fıtratına uygun olan annelik gibi bir yönünü köreltebiliyor.

Reklam sektörünün vazgeçilmezi olarak baktığımızda da maalesef aynı garabetle karşılaşıyoruz. Annelik gibi kutsal bir makam yerine pespayeliklerin kırıla gittiği hafif meşrep sıfatlı yaratıklar haline getirilebiliyor.

Ekonomik özgüven ile birlikte esas kimlik ve kişiliğin törpülenerek yerine ihdas edilen kadın , bir obje olarak içten içe kendini yakarken dıştan dışa da başkalarının yanmasına hatta ailesi çocukarı ve eşi gibi yakınları ile tezatlar yaşamaya başlayarak fitilin ateşlemesine sebep olabilmektedir.

Medyada kadın , karekter ve kişilik yapısı ile nadiren anne olabiliken daha çok fırtatı ile taban tabana zıt karekterlerin figüranı olabiliyor.

Sex objesi olarak kullanılmasını ve bu durumla ilgili medya yelpazesinden bahsemek dahi istemiyorum.Kadına şiddetle ilgili kullanılan sivri dilli yaklaşımlara kısaca değinerek konu ile ilgili aktarımımı tamamlamak isterim.

Şiddette ağırlıklı sebep yıne kullanılan yanlış dil ve yanlış iletişim.Yıkıcı karşıyı şiddete zorlayıcı ağızdan çıkanların kulakların duymadığı tamamen sansürsüz olarak kullanılan kelimelerden müteşekkil cümleler son nokta olarak şiddetle karşılık bulmakta.

Bu şiddet sözel fiziksel psikolojik ekonomık olabildiği gibi seyrekte olsa yaralanmalı veya ölmlü cinayetlere kadar gidebilmekte.

Muhammed Özkılınç (İlahiyatçı)

'Medya yangına benzin döküyor'

Kadına şiddetle ilgili TV ve medyada sürgit devam eden haber, tartışma, açık oturum, magazin veya anket çalışmaları, genel olarak yangına benzin kabilinden devam etmektedir. Bu konuya olumlu yaklaşan, öz eleştiri kabilinden faydalı yayınlar yapanları istisna edersek, geri kalan büyük bir kısmı, kadına şiddeti azaltmak değil, aileye dinamit kabilinden yaklaşımlar sergilemektedirler.

Bir kere bu yayınlar, kadına şiddeti azaltma yerine daha körüklemektedir. Her böylesi haberler, başta erkeklere nefreti körüklemektedir. Erkekler, potansiyel suçlu olarak lanse edilmektedir. Bu kin ve nefret, ister istemez huzurlu ailelere de sirayet etmektedir. “Siz erkekler hep böylesiniz” çıkışlarıyla başlayan çekişmeler, zamanla tartışama, kargaşa ve derken kavgalara sebep olmaktadır.

Bu haberlerin bir başka yönü de kadın ve aileyle ilgili düzenlemeler aleyhinde algı operasyonları oluşturmaktır. Dikkat edersek, bu konuda bir düzenleme gündeme geldiğinde, kadına şiddetle ilgili haberlerin bir anda tüm medyayı kapladığına şahit oluyoruz. Nice bireysel olayların köpürtülerek, yapılacak düzenlemelere birer suikast’e dönüştürüldüğünü endişeyle izliyoruz. Bunu genç yaşta evlilikler yüzünden mağdur olan binlerce çiftler ve ömür boyu nafakayla ilgili düzenleme öncesinde kaç defadır yaşıyoruz. Halen bu vb. konularda bir düzenleme yapılamadı.

'Şiddet haberleri yeni vakalara zemin hazırlıyor'

Medyanın intihar, cinayet ve terör saldırıları konusunda özel hassasiyet göstermesi gerekmektedir. Türkiye Psikiyatri Derneği’nin hazırladığı “Medya ve intihar” başlıklı raporda da ifade edildiği gibi intihar ve şiddet hadiselerinin tüm detaylarıyla servis edilmesi maalesef yeni vakalara zemin hazırlıyor.

Bu türden haberler servis edilirken kamuoyu vicdanı da dikkat edilmelidir. Toplumsal bilinç ve hassasiyet kazandırmada çok önemli bir rol oynayan medyanın sorumlu davranması gerekmektedir. Toplumda depresif ruh haline sahip, şiddete meyilli, ruhi bunalımların eşiğinde olan insanları özendirici onları tahrik edici yayınlar yapılması faydadan çok zarar getirir.

Gerek TV gerekse gazetelerde şiddet haberleriyle karşılaşmak izleyici ya da okuyucunun dünyaya olumsuz, karamsar bakış açısını pekiştirmektedir.

 İnsanlarda tüm dünyanın mahvolduğu gibi bir karamsar duyguya ve durumla başa çıkmanın güç olduğu elinden bir şey gelmeyeceği gibi bir algıya yol açtığını da ilave etmek lazım. Yani bu konuda çok bilinçli ve dengeli bir yayın politikası belirlenmelidir.

Abbas Pirimoğlu (Avukat / Yazar)

‘Kadına yönelik şiddet’ değil ‘şiddete yönelik insan’

Önce sorun doğru tespit edilmeli sanırım. “Kadına yönelik şiddet” değil “şiddete yönelik insan” sorunumuz var. Şiddetin ivmesi kuvvetliden zayıfa doğru olduğu için mağdurlar hep zayıflardan oluşuyor. Kadınlar, çocuklar, güçsüz insanlar ve hatta masum hayvanlar gibi. Toplumca başta merhamet olmak üzere bütün erdemlerimizi maalesef kaybediyoruz. Bu ise bizi kışkırtılan arzular ve çıkarlar bataklığına sürüklüyor. Medyaya gelince gerek şiddet haberleri ve gerekse diğer programları ile bu bataklığı zaten tetiklemekle meşguller. Dizi filmleri hatırlarsak demek istediğim daha net anlaşılacaktır kanaatimce.

Ahmet Ay (Yazar)

'Mevcut habercilik anlayışı olumsuz etkiliyor'

Medyanın cinayetler ve özelde kadın cinayetleri konusundaki haber anlayışının görevi icra ya da hadiseye duyarlılıktan kaynaklandığını düşünmüyorum. İstisnaları olsa da medya reyting hesabı, yöneticileri yıpratma gibi saiklerle bu tür şiddet içerikli haberleri faş ederek veriyor.

Lakin gözden kaçan önemli diğer bir husus televizyon kanallarında kadın, gelin, eş programlarında sergilenen tavırların diğer eşleri bilediği ve şiddetin beslenmesinde bu bilemenin etkili olduğu kanaatindeyim.

Medyanın mevcut habercilik anlayışının şiddet ve kadına şiddet gibi konularda olumsuz bir etkiye sahip olduğu bir gerçektir.

Bir haberin, bir olayın, bir şahsın görünürlüğü ne kadar fazla ise onunla ilgili olumlu-olumsuz tepkilerin de artacağını biliyoruz. Burada şiddetin üstü örtülsün ya da medya şiddete hiç yer vermesin demiyoruz, lakin toplumsal hassasiyetin hesap dışı bırakılmamasını öneriyoruz.