Tarihci Ahmet Akgündüz hoca sosyal medya hesabı üzerinden Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar'a itiraz etti. 

İşte yazdıkları:  

HULUSİ AKAR YANLIŞ KONUŞUYOR!

MENEMEN OLAYI VE BEDİÜZZAMAN’IN TAVRI: 23 ARALIK 1930

Menemen Olayı ya da Kubilay Olayı, 23 Aralık 1930 günü gerçekleşen, İzmir'in Menemen ilçesinde, askerliğini yedek subay olarak yapmakta olan öğretmen Mustafa Fehmi Kubilay'ın ve yardımına koşan bekçiler Hasan ve Şevki'nin Şerî’at istediği iddia edilen bir grup tarafın-dan öldürülmesiyle başlayan olaylar zinciridir. Cumhuriyet dönemindeki devlet tarafından tertiplenen bir 31 Mart olayı gibidir. Olayların ardından bölgede sıkıyönetim ilan edilmiş, General Mustafa Muğlalı başkanlığında kurulan Divanı Harp'te failler idam dahil çeşitli ceza-larla cezalandırılmışlardır.

23 Aralık 1930′da Menemen’de meydana gelen hadisenin perde önündeki baş aktörü Giritli Mehmed isimli bir esrarkeş idi. Her nedense, bu hadiseden bahsedilirken hep onun ismi söylenir ve onun bir Nakşî olduğu belirtilir. Halbuki hakikatler öyle değildir. Giritli Mehmed sadece bir piyondur. Bu insan Şeyh diye takdim edilmiştir. Hadisenin başka mer-kezlerde ve en ufak teferruatı düşünülerek tezgahlandığı kesindir. Üstelik, hadisenin Mene-menlilerle, Nakşilerle ve dindar Müslümanlarla en ufak bir alakası yoktur. Bunu, katledilen yedek subay Mustafa Fehmi Kubilay’ın eşi ve oğlu da açıkca ifade etmişlerdir. Kubilay’ın hanımı Fatma Vedide Ersuz, vefat etmeden evvel şunları ifade etmişti:

Ben eşimin katledilmesi olayından sonra bu menfur olayı umumîleştirerek Menemenlile-ri de, din adamlarını da hakir gösterenlerden yana değilim.

31 Aralık 1930 günü Menemen ilçesi ile Manisa ve Balıkesir’in merkez ilçelerinde 1 Ocak 1931’den itibaren 1 ay süre ile Fahrettin Altay komutasında sıkıyönetim ilan edilmiş ve 1. Kolordu Komutan Vekili General Mustafa Muğlalı başkanlığında bir Divanı Harp ku-rulmuştur.

Divan-ı Harbin Teşekkül ettiğini ve Örfi Idare Amirliğine Fahrettin Paşanın tayin edildiğini bildiren 2 Ocak 1931 tarihli Hâkimiyeti Milliye Gazetesi. Dikkat edilirse daha evvel işaret ettiğimiz kara kuvvet ifadesi kullanılmaktadır.

General Mustafa Muğlalı başkanlığında kurulan Divan Harp Mahkemesinde 24 Ocak 1931 günü iddianame okundu ve 29 Ocak 1931 günü mahkeme 36 (ölmüş olan bir sanık ile 37) kişinin idama mahkûm edilmesine, 40 kişinin sorumsuzluğu nedeniyle salıverilmesine, 27 sanığın beraatine, 41 kişiye çeşitli hapis cezaları verilmesine hükmetti ve karar Meclis’in onayına sunuldu. İdam hükümlülerinin 6'sının yaşı küçük olduğundan, onların ölüm cezala-rı ağır hapse çevrildi. TBMM Adâlet Divanı ayrıca iki idamlığın cezasını 2 yıl hapse çevirdi. Kalan 28 sanık, 3 Şubat 1931 gecesi Menemen'de idam edildi. Bazıları Kubilay'ın başının kesildiği yerde asıldı.

Mahkumlardan biri idam sehpasının önünden kaçtı. İki hafta sonra yakalandı ve ertesi gün idam edildi.

Bedîüzzaman Hazretleri bu olayı “Menemen hâdise-i mazlumesi” olarak değerlendirmek-tedir:

Menemen hâdisesinin bir yalancı taklidini yapıp; millete dehşet verip, serbestî kanunları kolayca tatbik etmek desisesiyle, hükûmeti iğfal ederek, güya "Hükûmetin serbestî kanunlarını kabul ettirmesine yardım ediyor" entrikasıyla, beni Barla'dan Isparta'ya cebren celbettiler. Baktılar, ben öyle fitnelere âlet olamıyorum ve öyle her cihetçe vatana, millete, dine zararlı olan akîm teşebbüslere hiçbir meylim yoktur, anladılar ki o vakit plânlarını değiştirdiler. Be-nim beğenmediğim bir şöhret-i kâzibemden istifade edip, hiç hatır u hayalimize gelmeyen entrikalarla başımıza Menemen hâdise-i mazlumesinin bir mevhum taklidini geçirdiler. Hem millete, hem hükûmete, hem masum, mevkuf birçok efrad-ı millete büyük zarar verdiler. Şim-di yalanları meydana çıktıkça, kurdun keçiye bahane bulması nev'inden bahaneleri bulup, memurîn-i adliyeyi şaşırtmak istiyorlar. Adliye memurlarının bu mes'elede çok dikkate ve ih-tiyata muhtaç olduklarını, müdafaa-i milliye hukukum noktasında hatırlatıyorum. Asıl ittiham edilecek onlardır ki, hükûmetin bazı erkânına dalkavukluk edip ve sahtekârlıkla, bir yalancı cem'iyet maskesi altında bazı safdil masumları, bîçareleritehyic ederek küçük bir hâdise çıka-rır; sonra şeytan gibi habbeyi kubbe gösterip, hükûmeti şaşırtır, çok masumları ezdirir, mem-lekete büyük zarar verir, kabahati başkalara yükler. İşte bu mes'elemiz aynen böyledir.

Bazı zındıkların şeytanetiyle Risâle-i Nur'a karşı çevrilen plânlar ve hücumlar inşâallah bozulacaklar, onun şakirdleri başkalara kıyas edilmez, dağıttırılmaz, vazgeçirilmez, Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle mağlub edilmezler. Eğer maddî müdafaadan Kur'an men'etmeseydi, bu milletin can damarı hükmünde umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o şa-kirdler, Şeyh Said ve Menemen hâdiseleri gibi cüz'î ve neticesiz hâdiselerle bulaşmazlar. Allah etmesin, eğer mecburiyet derecesinde onlara zulmedilse ve Risâle-i Nur'a hücum edilse, el-bette hükûmeti iğfal eden zındıklar ve münafıklar bin derece pişman olacaklar.

Evet eğer eski hayatım gibi, izzet-i ilmiyeyi muhafaza etmek için hiçbir hakareti kabul etmemek olsaydı ve vazife-i hakikiyesi, sırf âhiret ve ölümün i'dam-ı ebedîsinden Müslüman-ları kurtarmak vazifesi olmasaydı ve bana ilişenler gibi sırf dünyaya ve menfî siyasete çalış-mak olsaydı, on Menemen, on Şeyh Said Hâdisesi gibi bir hâdiseye, o anarşilik hesabına çalı-şanlar sebebiyet vereceklerdi...

Eğer böyle bir adam dünyaya karışsa idi ve karışmağa arzusu olsa idi ve hizmet-i kudsi-yesi müsaade etse idi, Menemen hâdisesinin ve Şeyh Said vakıasının onar misli olacak bir tarzda karışırdı. Dünyaya işittirecek bir top sadâsı, bir sinek sadâsına inmeyecekti.

Şu senede işittim ki, bir hâdise olmuş. O hâdisenin vukuundan sonra yalnız icmalen vu-kuunu işittiğim halde, o vakıa ile ciddî alâkadar imişim gibi bir muamele gördüm. Zâten mu-habere etmiyordum; etsem de pek nadir olarak bir mes'ele-i imaniyeyi bir dostuma yazar-dım. Hattâ dört senede kardeşime birtek mektub yazdım. Ve ihtilattan hem ben kendimi men'ediyordum, hem de ehl-i dünya beni men'ediyordu. Yalnız bir-iki ahbab ile, haftada bir defa görüşebiliyordum. Köye gelen misafirler ise; ayda bir-ikisi, bazı bir-iki dakika bir mes'e-le-i âhirete dair benimle görüşüyordu. Bu gurbet halimde; garib, yalnız, kimsesiz, nafaka için çalışmaya benim gibilere muvafık olmayan bir köyde, her şeyden herkesten men'edildim. Hattâ dört sene evvel, harab olmuş bir câmiyi tamir ettirdim. Memleketimde imamlık ve vaiz-lik vesikam elimde olduğundan, o câmide dört senedir (Allah kabul etsin) imamlık ettiğim halde, şu mübarek geçen Ramazanda mescide gidemedim. Bazan yalnız namazımı kıldım. Ce-maatle kılınan namazın yirmibeş sevabından ve hayrından mahrum kaldım.
Şunu da kaydetmeden geçemeyeceğiz:

Sekiz sene sonra Menemen hâdisesi münasebetiyle meşhur hoca ve şeyhlerde yapılan aramada, Isparta’da te’lif edilmiş Risâle-i Nur’un yüzyirmi eseri ve 120 talebesi üstadlarıyla birlikte (Menemen hâdisesi ile alâkaları olmadığı halde) Dâhiliye Vekili Kaya Şükrü’nün sui-kasda makrun emriyle tevkif edilerek Eskişehir Mahkemesinde altı ay mevkuf bırakılarak bir kısmını ve eserlerin tamamı beraat edilmiş. Üstad’ım da Kastamonu’ya ikamete memur edil-mişti.