Hukukçu yetiştirmek

Hukuk eğitimi nasıl olmalı? Bir köşe yazısının sınırları içinde ele alınamayacak  bir soru. İdeal hukuk eğitiminin nasıl olması gerektiği sorunu sadece ülkemizde değil, hukuku ve hukukçu yetiştirmeyi ciddiye alan tüm ülkelerde tartışılıyor. Bu gidişle de tartışma sürüp gidecek!

Kötü hukukçular yetiştiren bir hukuk eğitimi hiçbir zaman bir hukuk devleti olamamak gibi bir sonuçla bizleri karşı karşıya getirmekle kalmayacak, hepimizi çok önemli bir idealden, "adaletli bir toplumsal yaşam kurma" amacından da uzaklaştıracaktır.

İdeal hukuk fakültelerinde ilk önce, bir hukukçu için temel olabilecek formasyon ele alınmalıdır. Zaman darlığından, tarih, felsefe, psikoloji gibi eğitimin kültür yönü mecburen feda ediliyor. Eğer hukukçu fakültede alamadığı bu formasyonu kendi gayreti ile de alamamış ise, kültürel temelleri eksik olan bir hukuk gücünden adil olmasını bekleyemeyiz.

Zaman zaman görev yaptığım üniversitenin sosyoloji bölümünde savcı ve avukatlara "hukuk sosyolojisi" ve "suç sosyolojisi" dersleri verdim. Ve neden sosyoloji bölümüne devam ettiklerini sorduğumda aldığım cevap önemliydi; mezun oldukları hukuk fakültelerindeki eğitimin yeterli olmadığını, kendilerini tatmin etmediğini, mesleki becerilerine katkıda bulunması için sosyolojiye talip olduklarını ifade ediyorlardı.

Ülkemizde hukuk öğrencileri 1.sınıftan başlayan ve felsefi alt yapısı sağlanmamış yoğun bir pozitif hukuk bilgisi bombardımanına tabi tutulmakta, bu bombardımandan başlarını kaldırıp, bilim dahil içinde yaşadıkları toplumda üretilen değer sistemlerine yabancı kalmakta, bir bakış, bir görüş geliştirememektedirler.

Hukuk eğitiminde edebiyat ve sanatın da önemi vardır. Bunu söylerken amacım, edebiyat ve sanat türleri hakkında bilgiçlik taslayan, bilgi satan hukukçu profilini değil; bizatihi insan ve onun oluşturduğu dünyalar ile ilgili olan ya da olması gereken hukukçunun  hem estetik bir bakış kazanması ve bu bakışı normatif bir alan olan hukuka doğrudan yansıtması, hem de insan denilen canlıyı tüm boyutlarıyla ve çıplaklığıyla tanıması için zorunlu ve gerekli olduğunu vurgulamak içindir.

Onlarca yıl önce ünlü bir müzisyenin müzikle ilgili davasında avukat olarak  duruşmadayım. Duruşma hâkimi, bilirkişi incelemesine karar verdi. Ve bilirkişi kuruluna üç hukukçuyu atadı. Buna itiraz ettim. İtiraz gerekçem de şuydu: Dava konusunun bir müzik eseri olması nedeniyle bilirkişi kurulunda hukukçunun yanında bir müzisyenin ve de şarkının sözleri (güfte) açısından bir edebiyatçının bulunması gerektiği. Yargıç itirazımı haklı bularak bilirkişi heyetinin bir hukukçu, bir müzisyen ve bir edebiyatçıdan oluşmasını karara bağladı. Bana da, müzisyeni nerden çağıralım, sorusunu yöneltti. Tensip buyurursanız konservatuardan isteyelim, dedim ve karar şöyle çıktı: İstanbul Hukuk Fakültesi Rektörlüğünden (doğrusu Dekanlığından), İstanbul Edebiyat Fakültesinden (doğrusu Fen-Edebiyat Fakültesinden) bilirkişilik yapacak öğretim üyeleri listesinin mahkememize  gönderilmesine… Bu noktada hâkim tereddüt etti, bir de müzisyen çağırılacak ya, yargıç bir türlü "konservatuar" lafını telaffuz edemedi ve bana, yazdır avukat bey, dedi.

Bu anımı paylaşmamın nedeni, birinci sınıfa ayrılmış bir İstanbul hâkiminin rektörlük ve dekanlığın ayırdında olamaması ve konservatuar sözcüğünü telaffuz edememesinin altında yatan gerçeği işaret etmektir. O gerçek, hukuk eğitiminde kültürün eksikliğidir.

İşin özü şudur ki; hukuk fakülteleri müfredatında hukuk, edebiyat ve sanat metinlerinin tarihsel bir bakış içerisinde ve karşılaştırılmalı olarak incelendiği bir dersin bulunması ideal hukukçular yetiştirmek için bir gerekliliktir.

Prof. Dr. Ali Ünal Emiroğlu/Yeni Mesaj