FATİH SULTAN MEHMED, AYASOFYA'YI KENDİ MÜLKÜ OLARAK SATIN MI ALDI? DİRİLİŞ ERTUĞRUL VE KURULUŞ OSMAN'DAKİ YANLIŞ İFADELER

Maalesef sadece Türkiye kamuoyunda değil, bütün İslam aleminde tartışılan bu konunun altında İslam Hukukunu bilmemek yatmaktadır. Osmanlı yahut Selçuklulardaki "MİRİ" tabiri beye airt miş gibi anlaşılmaktadır. Bu sebeple Fatih'in Ayasofya'yı 30 bin altın ile satın alıp vakfettiği iddia edilmektedir. Daha acısı, DİRİLİŞ yahut KURULUŞ dizilerinde fethedilen kalelerin, Uç Beyinin malıymış gibi tahkdim edilmektedir. Halbuki bu tamamen aynlıştır.

İslam Devletler Hukukuna göre, savaş yoluyla fethedilen yerler, araziy-i mîrîye (mîrî arazi), arazi-i memleket veya arazi-i beytülmal diye bilinir. Yani mülkiyet hakkı devlete aittir. Hatta rakabe denilen çıplak mülkiyeti devlete aittir; tasarruf hakkı ise, devletin düzenlemesine göre yapılır ve vatandaşlara verilir. Kılış hakkı denmesinin sebebi budur. Yoksa Uzunçarşılı'nın bile yanlış yorumladığı gibi, bu çeşit araziler, sultanın yahut padişahın mülkü değildir.

Ayasofya da böyledir. Fatih İstanbulu, savaş yoluyla feth etmiştir. Dolayısıyla İstanbul devletin malı olmuş ve İslam Devletinin başkanı olarak kilise ve havralar üzerinde tanzim hakkına sahiptir. Fakat bu durum kısa bir süre devam etmiştir. Zira kendisine gelen Haham ve Piskoposlar, savaş yoluyla fethedilmesine rağmen, barış yoluyla fethedilmiş gibi, kendilerine, mallarına ve mabedlerine muamele etmesini istemişlerdir. Datih de İslamın hükümleri gereği bunu kabul etmiştir. Ancak bu kabule kadar, bizim tesbitlerimize göre, savaş hukuku gereği, 17 kilise ve havrayı camiye çevirme hakkını kullanmıştır. Anlaşmadan sonra bu tür bir uygulama yapmamıştır.

Bu kısa izahdan sonra şu hukuki malumatı da verelim:

İslam Devletler umumî hukukuna göre, Müslüman bir devlet savaş yoluyla bir toprağı fethettiği zaman, fethedilen arazinin hukukî statüsünü tesbit hakkı ülül-emre aittir. Dilerse Müslüman gazilere tevzi’ ve temlik eder; o zaman ara-zi, öşür arazisi olur. Dilerse gayr-ı Müslim ahalinin elinde bırakır; o zaman arazi harâcî arazi olur. Ve dilerse de çıplak mülkiyetini (rakabesini) devlet hazinesine bırakır; tasarruf hakkını da kamu yararının gerektirdiği şekilde tanzim eder. Bu du-rumdaki arazi, öşür yahut Harâc arazisi değildir. Aslı harâcî arazidir. Ancak sahiple-rine temlik olunduğu takdirde, miras sebebi ile parçalanarak verimi azalacaktır ve Harâc tahsili zorlaşacaktır. Bu sebeple arazinin rakabesi beytülmala alı-konulmuş; tasarruf hakkı, âriyet veya kira yoluyla re'ayaya verilip işletmeleri sağlanmıştır. Re'aya öşür adıyla harâc-ı mukasemesini ve Osmanlı Devletinde ise, çift akçası adıy-la harâc-ı muvazzafını verirler. Arazi, mülkleri değildir. İşte rakabesi beytülmala alıkonulan ve tasarruf şekli devletçe tanzim olunan bu çeşit araziye araziy-i mîrîye (mîrî arazi), arazi-i memleket veya arazi-i beytülmal denilir. Irak arazisi, Hanefiler dışındaki mezhep hukukçularına göre bu kabildendir. Ancak onlar bu çeşit araziye "Müslümanlara vakıf" adını vermektedirler. Ebüssuud Efendi mîrî arazinin tarif ve hukukî mahiyetini bu şekilde izah etmektedir.

(Ebüssuud, Mecmua-i Kavanin, Sül. Kütp. Carrullah No: 968, vrk. 10; Akgündüz, Vakıf, 426 vd., 446 vd.; El-İbâdi, I/280-311; Cin, Mîrî Arazi, 43 vd.; Halis Eşref, 73 vd.; Arazi Kanunu, md. 3.)